Yalandır kısalığı yaşamın... Ve özellikle insan dediğimiz şey, inançlı bir insan soyunun parçasıysa... Edip Cansever ...

Önemli olan Tanrı’nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. İnsan denen bir enstrüman. Ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı’da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir… Hakan Günday

Sirenlerin Susuşu...

Yetersiz, hatta çocuksu çarelerin bile insanı esenliğe kavuşturabileceğinin kanıtıdır:

Sirenlerden korunmak isteyen Odysseus kulaklarına bal mumu tıkamış, kendisini siren direğine sımsıkı zincirletmişti. Aynı şeyi, sirenlerin daha uzaktan ayartıp baştan çıkardığı kimseler değil ama, başkaları öteden beri yapabilirdi kuşkusuz. Ama bunun bir işe yaramayacağı bütün dünyaca biliniyordu. Sirenlerin şarkıları ne varsa delip geçiyor, şarkının ayartısına kapılanların içinde zincir ve direklerden daha da fazlasını kırıp parçalayabilecek bir tutkunun doğmasına yol açıyordu. Belki Odysseus da işitmişti bunu, ama umursadığı yoktu. Bir avuç bal mumuyla bir bağ zincire katıksız güven besliyor, başvurduğu önlemden dolayı sevinç içinde sirenlere doğru yol alıyordu.

Ama sirenlerin şarkıdan çok daha tehlikeli bir silahları vardır ki, o da susuşlarıdır. Hani böyle bir durumla karşılaşılmamıştır şimdiye kadar, ama karşılaşılabilir. Bir kimse belki sirenlerin şarkısından kurtarabilir kendini, ama susuşlarından asla. Dünyada hiçbir nesne yoktur ki, kendi gücüyle sirenleri yenmenin mutluluğuna ve bu mutluluktan doğarak her şeyi önüne katıp sürükleyecek büyüklenmeye karşı durabilsin. Ve gerçekten, Odysseus yanlarına yaklaştığı zaman, yeni düşmanlarının üstesinden ancak susmakla gelebileceklerine inandıklarından mıdır, yoksa bal mumu ve zincirden başka şey düşünmeyen Odysseus'un yüzündeki mutluluk kendilerine şarkı söylemeyi tümüyle unutturduğundan mı, artık nedense, o yaman şarkıcı sirenler şarkı söylemeyi bırakmış susuyordu.

Ama Odysseus besbelli sirenlerin susuşunu fark etmiyor, onların şarkı söylediğini, ama kendisinin bunu işitmediğini sanıyordu. İlkin sirenlerin boyunlarını döndürmelerini, derin derin solumalarını, gözlerinin yaşla dolmasını ve yarı açılan ağızlarını şöylece fark etmiş, ne var ki bütün bunların çevresinde yankılanıp sönen, ama kendisine işitilmeyen şarkılardan kaynaklandığını düşünmüştü. Ancak, çok geçmeden söz konusu görüntülerin tümü, Odysseus'un uzaklara çevrilmiş gözlerinin önünden kayıp gitmişti. Odysseus'un azmi karşısında sirenler silindi ortadan ve kendilerine iyice yaklaşan Odysseus onları fark etmez oldu.

Ne var ki, sirenler her zamankinden daha bir güzel gerinip uzandılar, sonra arkalarına döndüler, korkunç saçlarını rüzgarda uçuşmaya bıraktılar ve kayaların üstüne sere serpe açıp yaydılar pençelerini. Artık, Odysseus'u ayartıp baştan çıkarmayı düşünmüyor, yalnız ondaki bir çift iri ve parlak gözü elden geldiğince uzun süre seyretmek istiyorlardı.

Sirenlerde bilinç diye bir şey bulunsaydı, daha o vakit yok olup giderlerdi. Ama bu bilincin olmayışından ötürü hayatta kaldılar, ellerinden de bir tek Odysseus kurtuldu.

Sonra buna ek olarak öteden beri şöyle bir şey anlatılır:

Odysseus, öylesine kurnaz, öylesine tilkinin biriymiş ki, Yazgı Tanrıçası bile içindeki gizli niyeti keşfedememiş; hani insan aklının alacağı şey değil ama, sirenlerin sustuğunu Odysseus belki, gerçekten sezmiş ve yukarıdaki düzmece olayı hem sirenlere, hem tanrılara karşı adeta kalkan diye kullanmıştı.

Franz Kafka/ Taşrada Düğün Hazırlıkları...

Share/Save/Bookmark