Yalandır kısalığı yaşamın... Ve özellikle insan dediğimiz şey, inançlı bir insan soyunun parçasıysa... Edip Cansever ...

Önemli olan Tanrı’nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. İnsan denen bir enstrüman. Ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı’da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir… Hakan Günday
Jean Baudrillard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jean Baudrillard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Saldırıya Uğrayan İmge...

İmgenin başına da gösterge ve metaforun başına gelenler gelmiş, yani gerçeğe dönüşmüştür…

Kendi başına imgenin hakikat ya da gerçeklikle ilgisi yoktur… O daha çok bir görünüm, görünümlerle ilişkili bir şeydir… Bu haliyle de mevcut dünyaya özgü illüzyonla sihirli bir ilişki içinde olduğu söylenebilir… Bu bize gerçek ya da gerçekten daha beter olanın varlığından emin olmanın asla mümkün olamayacağını ve belki de dünyanın, gerçeklik ilkesi gibi gerçeğe de ihtiyaç kalmamış olduğunu göstermektedir…

Sanırım imge bize anında etkileyebilen bir güce sahip… Üstelik sezgi ve algılama açısından bu gücün yeniden canlandırmayla ilişkisi yok… Bu düzeyde imge bizi her zaman şaşırtmayı başarmaktadır… En azından öyle olması gerekir…

Olaya bu açıdan bakıldığında ne yazık ki ortalıkta pek az imgenin bulunduğunu kabul etmek gerekiyor… İmgenin gücü genelinde kendisine söyletilmek istenen şey tarafından zayıflatılmaktadır…

Genellikle imge özgünlüğünü yitirmekte ve tek başına bir imge olarak var olmayı başaramamakta, dolayısıyla da gerçekle dürüst sayılamayacak ilişkiler içine girmektedir…

Hemen herkes gerçeğin hızla çoğalma kapasitesine sahip gösterge ve imgeler içinde kaybolup gittiğini söylemektedir… İmgelerin belli şiddetle yüklü olduğu inkar edilemez bir olgudur, ancak bu şiddet imgeye karşı girişilen saldırı yanında oldukça hafif kalmaktadır… Belgeleme, tanıklık, mesaj üretimi; ahlaki, politik, reklam ya da yalnızca haber edinme amacıyla imgeden yararlanılmaktadır…

Kendisinden kurtulmanın olanaksız göründüğü bir illüzyon, hayati bir illüzyon olarak imge ölmüştür…

Bizanslı İkonoklastlar imgelere yüklenen anlamları (Tanrının görselleştirmesi) zihinlerden silip, atabilmek için onları parçalıyorlardı… Biz ise tam tersini yapar gibi görünmemize ve kültürümüzün önemli bölümünü oluşturan idoller kültüne rağmen hala ikonoklastlar gibi davrandığımız söylenebilir… Çünkü imgeleri anlama boğuyor ve onları yok ediyoruz…

Güncel imgelerin büyük bir çoğunluğu sefil ve vahşi insan görüntüleri sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar… Oysa aşırı anlamla yüklü bu imgelerin bizi hiç etkilemedikleri, hatta üzerimizde bırakmaları gereken etkinin tersine yol açtıkları görülmektedir…

İmgeye yüklenen içeriğin bizi etkileyebilmesi için, bu imgenin kendiliğinden ortaya çıkması ve kendi anlamını kendinin dayatması gerekmektedir… İmgenin gerçek anlama sahip olabilmesi ve bunu dışarı vurabilmesi için, önce gerçekliğe imgesel bir anlam transferinin gerçekleştirilmesi ve bu anlamında önceden bilinmesi gerekmektedir…

Günümüzde imgeler aracılığıyla sunulan sefalet ve şiddet reklamlarınkini andıran bir leitmotive dönüşmektedir… Toscani, modaya yeniden cinsellik ve AIDS, savaş ve barış bulaştırmaktadır… Neden olmasın?... Mutsuzluğu bir reklam aracı haline getirmek neden mutluluğu bir reklam aracı haline getirmekten daha ahlaksızca bir şey olsun ki?.. Bunun tek koşulu olabilir, o da: Bizzat reklam, moda ve iletişim aracından fışkıran şiddeti göstermek… Doğal olarak reklamcılar böyle bir şeyi reddedeceklerdir… Oysa moda ve sosyete görüntüleri bir tür ölüm gösterisi gibi algılanabilir… Dünyanın ne kadar sefil bir yer olduğunu anlamak için bir mankenin yüz ve vücut hatlarının, en az bir Afrikalının iskeleti andıran görüntüsü kadar etkili olduğu söylenebilir…

Bakmayı bildiğiniz takdirde, aynı vahşetle her yerde karşılaşabilirsiniz…

Bu ‘gerçekçi’ imgeler olanı değil, olmaması gerekeni ‘ölüm ve sefalet’, daha doğrusu ahlaki ve insani açıdan olmaması gerekeni göstermektedirler… (Tabii bu arada, bu sefaleti ticari ve estetik açıdan ahlaksızca kullanmaktadırlar…)

Öte yandan sözde ‘nesnel’ bir gerçeklik sunan bu imgeler bir yandan gerçeği derinlemesine yadsırken, bir yandan da yansıması olmak istemedikleri bir gerçekliği yeniden canlandırmaya ve bu gerçeğe tecavüz etmeye zorlanmaktadırlar…

Bu açıdan fotoğrafların pek çoğu (bunlar genellikle medyatik imgelerin yanı sıra ‘görsellikle’ ilgili her şey olabilmektedir…) gerçek imge değildirler… Bunların hepsi ideolojik düzenlere boyun eğen röportaj, gerçekçi klişeler ya da estetik denemelerdir…

Bu aşamada imge artık görsel düzeyde iş gören bir şey olma özelliğini yitirmektedir… Başka bir deyişle Bütünsel Gerçekliğe benzeyen, salt görünmek amacıyla üretilmiş bir araç, ne pahasına olursa olsun görselleşmeye çalışan bir gerçeklik gibi algılanmak isteyen bir şeydir… Her şey görülmek ve görünür olmak zorunda olduğundan, imge bu görünürlüğün kusursuz örneği olarak kabul edilmektedir…

Şu reality show, Big Brother, Loft Story, vb. tele gerçeklik programlarında imgesel sıradanlıkla yaşamın sıradanlığı eşdeğerli hale gelmektedir… Bütünsel görünürlük denilen şey tam da bu, her şeyin görülmesi gerektiği ve dolayısıyla görülecek hiçbir şeyin kalmadığı bir sırada ortaya çıkmaktadır…

Bir imgeye dönüşmek demek insanın gündelik yaşamını, mutsuzluklarını, arzularını ve sahip olduklarını sergilemesi demektir… Sırlarından tamamen arınmış olması demektir… Düşüncelerini açıklamak, konuşmak, sürekli iletişim halinde bulunmak demektir… Her an bir imgeye dönüşme olanağına sahip olmak, televizyon haberleri adlı ışığa maruz kalmak demektir… Tıpkı şu yirmi dört saat boyunca yaşamının tüm sırlarını internet üzerinden online yayınlayan kadın gibi…

Bu kendini ifade ediş biçimi Foucault’nun sözünü ettiği en son keşfedilen itiraf etme biçimi midir?.. Bunun en azından özgün bir varlık olan insanla birlikte, özgün bir varlık olan imgeye de tecavüz etme anlamına geldiği söylenebilir…

Leaving Las Vegas (Mike Figgis) adlı filmde sarışın kadının bir yandan konuşurken bir yandan da çişini yaptığı görülmektedir… Kadın ne söylediğinin ve yaptığının farkında değildir…

Bu tamamıyla gereksiz bir sahnedir ve asıl bağıra çağıra anlatmaya çalıştığı şey gerçeklik ve kurmaca düzeyinde karşımıza aynı anda çıkan zincirleme geçişin/akışın her şeye egemen olduğudur… Her şeyin görülmeye değer, görülmek ve haz almak amacıyla üretebileceğini anlatmaya çalışmaktadır…

Saydamlık : Gerçeğin tamamını görselliğin yörüngesine oturtmaktan ibarettir… (Yani yeniden canlandırmanın… Oysa buna hala yeniden canlandırma diyebilmek mümkün müdür?.. Bunun daha çok bakışımızı rehin alan bir teşhircilik biçimi olduğu söylenebilir…)

Yararsız, gereksiz, bir şeyler arzulatmayan, insanı etkilemeyen bütün görüntüler müstehcendir… Bu ise görünümlere özgü o bulunması zor ve değerli uzamın yasa dışı yollardan ele geçirilmesi anlamına gelmektedir…

İmgenin katli bu türden bir şey olup, bir iktidar ve denetim aracı olarak bu zorunlu görme eyleminin bir parçasıdır… Bunun ‘panoptik’ ötesi bir şey olduğu söylenebilir… Sorun gözün şeylerin dış görünüşlerini algılaması değil, onları saydamlaştırıp, görünmez hale getirmesidir… İçselleştirdiği söylenebilecek denetim kapasitesi sayesinde insanlar artık kurban edilmek yerine imgeye dönüştürülüyor…

Borges’in Aynalar Halkı başlıklı öyküsünde yeniden canlandırılan her sürecin ardında, aynadan yansıyan her imgede sanki bozguna uğratılmış bir özgünlük, bize benzeyen, benzemek zorunda olan bir düşman vardır…

Bu şekilde değerlendirildiğinde her imgenin sahip olduğu bir şeyleri yitirdiği (imgenin sahip olduğu açıklaması güç çekiciliğinin nedeni de budur… İmge sahip olduğu bir şeyleri yitirmiştir) söylenebilir… İkonosklastlar, Tanrıyı ortadan kaldırmaya yaradığını düşündükleri (belki de Tanrının kendini temsil eden imgelerin ardına gizlenmeyi ve ortalıkta görünmemeyi yeğlediğini söylemek gerekiyor) ikonları yakıyorlardı…

Günümüzdeyse imgelerin gerisinde yok olup giden varlık Tanrı değil, bizleriz… Artık imgemizin çalınması ve sırrımızı ifşa etmeye zorlanmak gibi şeyler söz konusu değil, çünkü artık böyle bir şeyden söz edebilmek olanaksız… Bizi sarıp sarmalayan Bütünsel Gerçeklik içinde saklayıp, gizleyebileceğimiz bir şey kalmadı…

Bütünsel gerçeklik hem ulaştığımız en üst saydamlık, hem de her şeyin tamamıyla müstehcenleştiği bir aşamadır…

İmgeye karşı gerçekleştirilebilecek en şiddetli saldırı, sayısal hesaplama ve bilgisayar aracılığıyla ex nihilo (yoktan varedilen) gerçekleştirilen imgedir…

Sentetik imge, imgesel düşlemeye, imgesel düşlemenin neden olduğu o asal illüzyon olayına bir son vermektedir… Çünkü sentetik imgenin bir göndereni yoktur… Sentetik imge, Sanal Gerçeklik olarak anında üretilebilmektedir…

Artık imge kaydından, gerçek bir nesneyi belli bir zaman diliminde kaydetmekten, yani fotoğrafın sihirli bir illüzyon, imgenin ise özgün bir olaya dönüştürülebilmesinden söz edebilmek mümkün değildir…

Sanal imgede Roland Barthes’ın ifadesiyle artık o eski fotoğraf imgesinde ki punctum (zamansal göndermelere/anımsamalara yol açan görüntünün etkileyici boyutu çn) belirli bir anın kusursuz kaydı/saptanması diye bir şey söz konusu değildir… Eski fotoğraflarda kaydedilmiş varlıkların çekim anında orada ancak görüntüye bakıldığı sırada orada olmadıkları anlaşılabiliyordu… Fotoğrafa bakıldığı sırada gösterdiği şeyin yokluğuna tanıklık etmesi insanda nostaljik duygulara yol açıyordu…

Oysa dijital ve sayısal üretim imgeye bir analogon/örnekseme olarak son verirken aynı zamanda düşsel özellikler taşıyan gerçeğe de bir son vermektedir… Özne ve nesnenin karşılıklı olarak aynı anda ortadan kaybolduğu o fotoğraf makinesi deklanşörünü harekete geçirme edimi sırasında deklanşörün bir anlığına dünya ile bakışın varlığını askıya aldığı, imgenin makineye borçlu olunan kalitesini ortaya çıkaran o kısa baygınlık, saliselik ölüm anı, dijital ve sayısal processing sırasında ortadan kaybolmaktadır…

Bütün bunlar kaçınılmaz şekilde özgün bir araç olan fotoğrafın ölümüne yol açmaktadır… Analojik imgeyle birlikte ortadan kaybolan şey fotografik özdür… Çünkü fotoğrafın özü yoksun imgelerin ortalığı kaplayıp, çoğalması nedeniyle bizi bekleyen sayısal kudurganlığı geciktirmeye yönelik son uzatma anlarını yaşıyoruz…

Bu arada referans sorunu oldum olası çözümsüz kalmıştır… Peki ya gerçek denilen şey çözülebilmiş midir?... Ya yeniden canlandırma olayı çözülebildi mi?... Oysa sanal görüntüyle birlikte, gönderen imgenin teknik programlama süreci içinde ortadan kaybolmakta, dolayısıyla duyarlı bir film şeridinin kaydedebileceği gerçek bir dünya olmayınca da (duyarlı düşünce şeridi olarak adlandırılabilecek dil yetisi konusunda benzer şeyler söylenebilir) yeniden canlandırma denilen şeye de gerek kalmamaktadır…

Beterin beteri var… Analojik imgeyi sayısal imgeden ayırt etmemizi sağlayan şey analojik imgenin bir yokluk, bir mesafe, bir dünyayı dondurma/durdurma biçimine benzemesidir… Warhol’un sözünü ettiği şu imgenin tam merkezinde yer alan boşluk/hiçlik duygusuna benzeyen bir şey…

Oysa sayısal ya da daha genelinde sentetik imge üretiminde negatif film, ‘zamansal farklılık’ gibi şeyler yoktur… Ölüp giden, yok olan bir şey yoktur… İmge bir dayanaktan diğerine, örneğin bilgisayardan, cep telefonuna, televizyon ekranına vs. otomatik bir şekilde geçerken yoğunlaşan bir talimatlar silsilesi ve program tarafından üretilmektedir… Otomatikleşmiş bir işlemler ağı imgeyi oluşturan otomatik sürece boyun eğmektedir…

Bu durumda yokluk, boşluk ya da şu imgenin tam merkezinde yer alan hiçliği kurtarmanın alemi var mı?...

Fotografik imge en saf imgedir… Çünkü zamanı ve devinimi simüle etmez… O keskinkes gerçek dışı bir şeydir… Tüm diğer imgesel biçimler (sinema, video,, sentetik) gerçeklikle bağlantısı kopuk saf imgenin sulandırılmış çeşitleridir…

Bir imge ne kadar yoğun, gösterdiğinden başka bir şeye ne kadar benziyorsa gerçekten de o ölçüde uzaklaşmış olduğu söylenebilir… Bir nesneyi bir imgeye dönüştürmek demek, sahip olduğu tüm boyutları, yani : ağırlığını, üç boyutluluğunu, kokusunu, derinliğini, zamansallığını, sürekliliğini, ve doğal olarak anlamını teker teker elinden almak demektir… imgeye ancak böyle bir etten kemikten arındırma işlemiyle büyüleme gücüne sahip olabilmektedir…

İmgeyi yansıttığı gerçeğe yakınlaştırabilmek amacıyla ona bu boyutlarla birlikte devinim, düşünce, anlam, arzu ekleyerek multimedyatik hale getirmek, yani simüle etmek ulaşılmak istenilen sonucun tam tersini yapmak demektir… Burada tekniğin kendi kazmış olduğu çukura düştüğü söylenebilir…

Saf bir imge tasarlamak istiyorsanız bunun tek bir yolu olduğunu da bilmek durumundasınız… Saf imge iki boyutlu bir evrene aittir… Bu kusursuz bir görüntü olup, teknik açıdan görsel gelişmenin son evresi olarak sunulan gerçeğin üç boyutlu yeniden canlandırılmış haline eşdeğerlidir…

Fotoğraf imgesi gerçeğe koşut, derinlikten yoksun bir sahne gibidir… Bir eksiklik gibi sunulan iki boyutluksa aslında bir çekicilik ve bir dizi özellik katmaktadır…

Üçüncü boyutun imgeye kattığı rölyef, zaman ve tarih, ses ve devinim ya da düşünce ve anlam, kısaca imgeyi gerçek ve yeniden canlandırılma sürecine yaklaştıran her şey (gerçekliğe) koşut bir evren olarak nitelendirilebilecek bu imgeyi yıkmaya yönelik bir şiddet olarak değerlendirilebilir…

İmgeye eklenen her yeni boyut öncekileri geçersiz kılmaktadır… Sanal, sayısal ve Bütünsel Gerçeklik olarak nitelendirilebilecek dördüncü boyutsa tüm diğerlerini geçersiz kılmaktadır… Bu boyuttan yoksun bir hiperuzamdır… İmgenin gerçek anlamda var olmadığı (dolayısıyla gerçek ve yeniden canlandırma evreninde söz konusu olmadığı ) ekran yüzeylerinden oluşan bir uzam…

Saf imgeye ulaşabilmek için boyutların teker teker azaltılması gerektiği ortadadır… Boyut azaltma işlemi özün yani imgenin anlatmaya çalıştığı şeyden daha önemli olduğunu göstermektedir… Tıpkı dil yetisinin anlamlandırmaya çalıştığı şeyden daha önemli olması gibi…

Gerçek sanıldığı kadar açık seçik bir şey değildir…

Net bir gerçek açıklaması yoktur… Dünyanın açıklanması demek ‘nesnel gerçekliğin’ açıklanması, bir başka deyişle, yeniden canlandırma modellerinin düzenlenmesi/ayarlanması demektir… Tıpkı nesnesine odaklanmış fotoğraf makinesi objektifi gibi… Çok şükür bugüne kadar hiç kimse dört dörtlük bir dünya açıklaması yapamamıştır… Çünkü ya objektif nesnesine tam olarak odaklanamamakta ya da tersi olmaktadır… Ancak her durumda kımıldayan bir şeyler olduğu söylenebilir…

Aforizmalardan birinde Lichtenberg, titremekten söz etmektedir… Doğru bir şekilde gerçekleştirilmiş olsa bile her hareket/jest öncesinde bir titreklik/tereddüt yani kararsızlık anı vardır… Ve bu kararsızlık hareket üzerinde iz bırakmaktadır… Bu belirsiz ve titreklikten arındırılmış, yani tamamen işlemsel ve kusursuz bir görünüme sahip bir jest ise kişinin deliliğin sınırında bulunduğunun delilidir…

Gerçek imge durum ve nesneden çok bu dünyaya özgü titrekliği ön plana çıkartan imgedir… Bu ister savaş ya da natürmort, ister manzara ya da portre, isterse sanat ya da röportaj fotoğrafı olsun değişen bir şey yoktur…

Bu aşamada imge dünyaya ait bir parça olup, onunla aynı yazgıyı paylaşmakta, yani görünümlere özgü hatların biçimini değiştirmektedir… Bu her ayrıntının bütünü yansıttığı holografik özelliklere sahip dünyanın küçük bir parçasıdır…

Fotoğraf imgesine ait bir özgünlük varsa, bu bir olayı canlandırmasından çok, bizzat kendisinin bir olaya benzemesinden kaynaklanmaktadır… Mantıken önce olay, gerçek vuku bulmalı sonra da imgesi çekilmelidir… Ne yazık ki çoğunlukla durum böyledir…

Oysa bir başka yaklaşım biçimine göre, olay asla tamamıyla gerçekleşmemeli, bir anlamda olay kendi kendinin farkında olmamalıdır… Böyle bir tuhaflıkla hemen her olay, her nesne ve bireyde karşılaşabilmek mümkündür… İmgenin göstermesi gereken şey işte budur ve bunu başarabilmek için bir tür bilinçsiz imge gerekmektedir… Bir araç görevi yapmaması ya da kendi kendini bir imge sanmaması gerekmektedir… Bir kurmaca olarak kalması ve gösterdiği kurgusallaşmaya mahkum olayı yansıtması gerekmektedir… İmge kendi kazdığı kuyuya düşmemeli ya da bir imgeye benzememelidir…

Bizim açımızdan en kötü olasılık imgeleştirilemeyen bir dünyanın varlığı olabilir… Kendisini/gerçeğini görmeden önce kaydedilmiş, filmi, fotoğrafı çekilmiş halini tekrar tekrar göremeyeceğimiz bir dünya düşüncesine tahammül edemeyiz… Bu hem ‘gerçek’ dünya, hem de imge için ölümcül bir tehlikedir… Çünkü gerçeği yalnızca yeniden yeniden üretmeye çalışmaktan başka bir şey yapmayan, gerçeğin içine gömülmüş bir imge, imge olma özelliğini yitirmiş bir şeydir… İstisnai bir şey, bir illüzyon, paralel bir evren görevi yapan imgeyi yitirdik… İçinde yüzmekte olduğumuz bu görsel akıntı evreninde, imgenin imgeye dönüşecek zamanı yoktur…

Fotoğraf, bu imgeler seli içinde istisnai bir yere sahip olabilir ve onlara yeniden özgün bir güç katabilir mi?.. Bunun için dünyada ki mevcut şamatanın durdurulması ve nesnenin fotoğrafının, kendisiyle karşı karşıya gelinen o ilk fantastik anda, yani şeylerin henüz bizim oradaki varlığımızı fark etmedikleri ya da boşluk ve yokluk duygusunun henüz dağılıp gitmemiş olduğu bir sırada çekilmesi gerekmektedir…

Aslında dünyanın kendisi kendi fotoğrafını çekmeli, bize bizim algılayamadığımız bir dünya sunmalıdır…

Dünyanın özgünlüğünü ünlü Bizans tartışmalarında İkonoklastların düşlediklerine, otomatik bir yazıma benzer şekilde yansıtan bir fotoğraf düşlüyorum… İkonoklastlar mendil üzerinde ki insan elinden çıkmamış, İsa’nın ‘Kutsal Yüzü’ (Sainte Face) olarak adlandırdıkları imgenin gerçekliğini kabul ediyorlardı… Çünkü yalnızca bu imge Tanrısal yüzün/gerçeğin kendisi olarak kabul ediliyordu… Bunu İsa’nın yüzündeki o uhrevi özgünlüğün bir tür otomatik yazım ya da (negatif film şeridine benzer şekilde) çıkartma resim gibi insan eli değmeden (acheiropoietique) çizilmesi olarak değerlendirebiliriz… Buna karşın insan elinden çıkma (cheiropoietique) ikonları şiddetle reddediyorlardı… Çünkü bunları Tanrının simülakları olarak görüyorlardı… Buna karşın fotoğraf çekme edinimin bir tür ‘acheiropoietique’ şey olduğu söylenebilir… Gerçek ya da gerçek düşüncesine kısa devre yaptıran otomatik ışık çizimi/yazımı olarak nitelendirilebilecek fotoğraf imgesi, bu otomatizm sayesinde insan elinin değmediği, dünyaya özgü bir yazım biçiminin prototipine dönüşmektedir… Kendiliğinden radikal illüzyon görünümüne bürünen dünya, pürüzsüz bir çizgi, simülasyondan yoksun, insan müdahalesinin yer almadığı ve özellikle de hakikatle ilişkisi olmayan bir yere benzemektedir… Zira insan beyninin kusursuz bir ürünü varsa o da hakikat ve nesnel gerçekliktir…

Nedense fotoğrafik imgeye genellikle sahip olmadığı bir anlam atfedilmeye çalışılmaktadır… Fotoğrafa anlam yüklemek nesnelere poz verdirmeye benzemektedir… Çünkü nesneler bakışların kendilerine yöneldiğini hissettikleri anda anlam yaymaya başlamaktadırlar…

İnsanlar ne zamandır varlığını onlar olmadan sürdürecek bir dünya düşlemiyorlar mı?.. Biz olmadan varlığını sürdürecek, insani iradeyle hiçbir ilişkisi olmayan dünya düşüncesi şiirsel bir dileğe benziyor…

Şiirsel dil yetisinin keyiflenmesine yol açabilecek en önemli olay, maddi ve yazınsal düzeyde anlama gerek duymadan üretilmesini sağlayacak bir işleyiş biçimidir… Bizi büyüleyen şey de zaten budur… Tıpkı gövde sözcük, anamorfoz/çarpıtılmış resim ‘halıda gizlenen yüz figüründe’ olduğu gibi…

“Taşlanıp, cilalanmış camların gerisinde duran dünya, denizlerin ötesinde ki dünyadan daha önemlidir… Bundan daha önemli bir dünya varsa o da ölüm ötesine ait olandır…” (G.C.Lichtenberg)

Işık için nesneler bir bahanedir…

Nesnelerden yoksun bir dünyada, ışık bizim varlığını bile fark edemeyeceğimiz uçsuz bucaksız başı sonu olmayan bir şeye benzeyecektir…

Öznelerden yoksun dünyada, bilincimizde herhangi bir yansımaya yol açamayacak düşünce evreni içinde kaybolup gitmek durumundayız…

Çünkü özne dur durak tanımayan düşünce dolamını durdurabilen ve yansıtabilen varlıktır…

Nesne ışığı durduran ve onu yansıtan şeydir…

Fotoğraf çekmek demek ışıkla otomatik bir şekilde yazı yazmak demektir…

Sessiz bir imgeyi ancak kitleler ve çölde karşılaşılan sessizlikle karşılaştırabilirsiniz…

Fotoğraf makinesiz bir fotoğrafçı olabilmek ve dünyayı makine olmadan dolaşıp fotoğraflamak, kısaca fotoğraf olayının ötesine geçerek, şeyleri sanki imge ötesi varlıklarmış gibi görmek, sanki fotoğraflarını bir önceki yaşantımızda çekmişiz gibi bir duygu yaşayabilmek ne müthiş olurdu…

Belki de bir tür hayvanlık (ilkel içgüdüler çn) aşamasına benzeyen bir imge aşamasından geçmiş bulunuyoruz… Ayna aşamasınınsa bütün bunların bireysel yaşantımızda ki yansımasından başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz…

Otoportre diye bir şey yoktur…

Yalnızca dünya kendi imgeleri aracılığıyla kendi otoportresini oluşturabilmekte ve aldığı keyfi hatır için bizimle paylaşmaktadır…

Buna karşın bütün imgelere aynada ki yansımamız kadar duyarlı olmak gerekiyor…

Bu olay gerçeklikle olan buluşmanızı kaçırmak türünden bir şeydir… Bunun nedeni belki de gerçek olmayan diğer/paralel dünyayı tercih etmemizdir…

Zaten gerçeklik evrenine paralel olan evrenlerle daha çok ilgilenmiyor muyuz?..

Bütün ikili yaşam biçimlerini bize bahşedilmiş olana tercih etmiyor muyuz?...

Ayrıntı ya da fragmandan daha güzel paralel bir evren düşünemiyorum…

Bütünden ve oluşturduğu bu teknolojik karmaşadan yalıtılmış bir ayrıntı doğal olarak gizemli bir şeye dönüşmektedir…

Doğal dünyadan kopartılan her parça, bu eylem gerçekleştirildiği esnada, gerçek ve oluşturduğu bütüne karşı girişilmiş yıkıcı bir eylem olarak yorumlanabilir…

Bunun için fragman gibi kısaltmalardan oluşmak yeterlidir…

İstisnai olmakta yeterlidir…

Her özgün imge istisnai bir şeydir, çünkü tüm diğerlerini unutmamızı istemektedir…

Öyle hassas bir objektif olmalı ki, sözcüğün gerçek anlamında yalnızca karşısında duranları algılamalı ve poz verirmiş gibi yapanlarla orada olduğunun farkında bile olmayanları algılamamalı… Film şeridiyse bunlara karşı duyarsız olmalı ve görüntülerini kaydetmemeli… Tıpkı ruh benzeri şeyler ya da vampirleri kaydetmediği gibi…

Zaten objektif, fotoğrafın çekilmiş olduğu anda bizim hangi durumda olduğumuzu göstermektedir…

İşte bu yüzden fotoğrafımızın çekildiği anda içimizde bir ölüm hisse duyuyoruz… Tıpkı kendi varlığının kanıtlarına karşı duyarlı olmayan Tanrı gibi…

Kendimizi somut bir varlık olarak gördüğümüz an içimizde ki tüm duygular olumsuz hale gelmektedir…

Varlık değil, yokluk üzerinde odaklanılmaktadır… Özgün olan şey bir nesne, bir imge, bir fragman, Mark Rothko’nun güzel deyimiyle: ‘Aynı anda bütün dünyaya açılan ve kapanan’ bir düşüncedir…

Gerçeği gerçeklik ilkesinden koparıp, ayırmak…

İmgeyi yeniden canlandırma ilkesinin elinden çekip almak…

İmgeyi nesne ve bakışın yansıttığı ışıkların çakışma noktası olarak görmek…

Jean Baudrillard


Share/Save/Bookmark

Hepimiz Birer Agnostik=Bilinemezciyiz…

Gerçeklik ve hakikat yalan makinesine sokulunca, bir gerçeklik ve hakikatin var olduğuna inanmadıklarını itiraf etmişlerdir…

Hepimiz birer agnostik/bilinemezciyiz… Eskiden Tanrı ya inananlar ve inanmayanlar vardı… Şimdi gerçekliğe inananlar ve inanmayanlar var… Bir de gerçeklik agnostikleri vardır…

Bunlar gerçekliği tamamen reddetmemekle birlikte, gerçekliğe inanmayı yadsıyorlar: “ Eskiden Tanrı konusunda söylendiği gibi, gerçeklik diye bir şey var ama ben inanmıyorum” diyorlar… Bu düşüncelerde çelişkili ya da saçma bir yan yok… Burada ilke düzeyinde, bilinçli şekilde fetişistleştirilmiş gerçekliğe ait göstergelerin tuzağına düşen bir gerçekliğin yadsınmasından söz ediyoruz…

Aslına sadık, yalın, kendini ifade edebilen göstergelerden önce var olmuş bir gerçeklikten söz edilebilir mi?... Who knows?... Gerçeklik adlı belirginliğin üzerinde, geçmişe özgü bir kuşku dolaşmaktadır…

Agnostik, bir yandan o ilk başlangıçtaki dünya ya da gerçekliği yadsımaya çalışırken, bir yandan da gerçekliği tartışılmaz bir varsayım olarak kabul etmekte, o arada da; gerçeklik diye bir şey bulunmadığını gizlemeye yarayacak göstergelerin varlığını onaylamaktadır… Ortalığı hızla kapsayan göstergeler sonuç olarak kendilerine olan inancın yok olmasına neden olmaktadırlar… Belki de agnostik gerçeklik yerine göstergeleriyle yetinmeyi tercih ediyor… Belki de bu belirsizlikten hoşlanıyor… Zira bu hiçbir şeyi temsil etmeyen göstergelerle istediğiniz gibi oynayabilirsiniz… Oysa “nesnel” denilen gerçeklikle böyle bir şey olanaksızdır…

Gerçekten göstergeye doğru gidiş çok geniş bir oyun ve belirsizlik alanının oluşmasına yol açmaktadır… Özellikle de iktidarın gerçekliği konusunda…

Zira göstergeler ve imgeler düzeyinde iktidar lehine bir anestezi ve güdülmeme tehlikesi söz konusuyken, iktidar açısından tam tersine iktidar göstergelerine indirgenme gibi bir tehlike vardır… Giderek çoğalan göstergeler ve imgeler iktidarla kurulan simgesel ilişki konusunda önemli değişikliklere yol açmaktadır….

İktidar tek yönlü verme/bağışlama (yasalar, kurumlar, iş, güvenlik, v.s) üzerine oturmaktadır… Varlığını şiddet ve zorlamadan çok bu simgesel yükümlülüğe borçludur… Oysa bize yalnızca imgelerini sunan bir iktidara olan borcumuz da o ölçüde azalmaktadır… Bize göstergeleri aracılığıyla seslenen iktidara biz de yalnızca göstergeler aracılığıyla karşılık verdiğimiz için ona karşı olan bağımlılığımızda bir gevşeme olmaktadır… Hiç kuşkusuz manevi düzeyde bir doyum duygusu söz konusu değil, ancak bu durum iktidara karşı olan yükümlülüklerimizi azaltıyor ve göstergeler düzeyinde karşılaştığımız rahatlığa biz de benzer bir duyarsızlıkla yanıt veriyoruz… İktidara karşı basit bir inançsızlık numarası çekerek onu görmezden gelip, yok sayabilir ve bize göstergelerini sunan iktidara biz de ona olan bağımlılık göstergelerimizi sunabiliriz… “Düşünsel zayıflık” denilen şey belki de budur…



Sanal gerçeklikle birlikte, bu ilgisizlik ya da soğuma daha da radikal boyutlara ulaşmaktadır… Dolayısıyla neredeyse toptan denilebilecek bir kopuş, özgüvenini yitirme evresi içine girmiş bulunuyoruz…

Sanal evrende kendisine karşı bir yükümlülük duygusu hissetmek zorunda olduğumuz bir şey var mı?...

Gerçeklik, amaçlar ve nihai anlam konusunda tümden agnostik olduğumuz bir anda (tıpkı agnostiklerin Tanrı nın varlığı konusunda içine düştükleri durum gibi) bu belki de teknik güdülmeme ve performans açısından bir koz olarak kabul edilebilir… Agnostiklerin kendi konularında oldukça bilgili ve uzman kişiler olduğu söylenmektedir!... Burada asıl sorulması gereken soru: Sözü edilen şeyin daha özgür olmak mı yoksa daha önce rastlanmamış boyutlara ulaşan bir teslimiyet biçimi olup olmadığıdır…

Simgesel meydan okuma sorunu hayati bir öneme sahiptir… Herkes bir şeyler talep etmektedir… Talep edilen iktidar, anlam ve göstergeye boyun eğme, isterse başkaldırma, ister inanç, isterse inançsızlık aracılığıyla olsun muhakkak bir yanıt verilmesi gerekmektedir…

İktidar rastlantısallaşıp, belirsizleştikçe göstergeler giderek anlamlarını yitirmekte ve yanıtlanmaları güçleşmektedir… Halbuki iktidar artık bizi sorgulamakla (gerçek soruların dolayısıyla gerçek yanıtların söz konusu olmadığı sondajlar dışında) uğraşmamaktadır… Değiş tokuş edilen göstergeler karşılıklı etkileşim, iletişim ve haber süreci dışında bizi sorgulamamaktadır, ki bu süreç gerçek ikili bir ilişkiyi gerektirmediği için gerçek bir yanıt da söz konusu değildir… Bu ikili ilişkinin sona ermesiyle birlikte ortaya topyekun bir soyutlama girişimi ve bir egemenlik biçimi çıkmaktadır…

Egemenlik stratejisi tüm iletişim teknikleri/teknolojileriyle hiç kesintiye uğramadan, dört bir yandan saldıran haber üzerine oturduğundan yanıt verebilmek olanaksızdır… Öte yandan anlamsızlık da benzer bir kayıtsızlık ve direnişe yol açmaktadır… Hızlandırılmakla birlikte göstergeler düzeyinde değer kaybına uğrayan toplumsal bir dolanım süreciyle sorusuz ve yanıtsız bir karşılıklı etkileşim oyununda, iktidar ve bireylerin birbirlerini etkileyebilmeleri olanaksız olup, aralarında herhangi bir politik ilişki bulunması da söz konusu değildir… Sanal soyutlamaya başvurmanın böyle bedeli vardır ama bunun gerçek kayıp olduğu söylenebilir mi?...

Günümüzde bunun kolektif bir tercih olduğu söylenebilir… Belki de makineler tarafından yönetilmeyi insanlar tarafından yönetilmeye yeğliyoruz… Belki de anonim ve otomatikleşmiş bir egemenlik biçimini insan iradesine bağlı, hesaba kitaba dayalı egemenlik biçimine yeğliyoruz… Yabancı irade yerine bizi emip, her türlü sorumluluğu üzerimizden alan integral hesaba boyun eğmeyi yeğliyoruz…

Belki de asgari özgürlük tanımı budur… Aslında bunun daha çok bir yoksunlaşma, beklentiden yoksun bir kayıtsızlık, makinelerinkine benzeyen zihinsel bir ekonomi yapma biçimi olduğu söylenebilir… Bizler de giderek bu sorumluluktan tamamıyla bihaber makinelere benzemeye başladık…

Bunun bilinçli bir davranış ya da yadsıma biçimi olduğu söylenemez… Bunun için yeterli enerjiye sahip değiliz… Bu daha çok belirsiz, yani olumsuz bir tercihe benzemektedir…


Jean Baudrıllard

Share/Save/Bookmark

Sanal Evren ve Haber Dünyası...

Kafanızda iki imge canlandırın. Bunlardan biri: İkiz Kulelerin önünde bir yerlerdeki sıralardan birinde, dizleri üzerindeki evrak çantasına yapışmış vaziyette oturan, bronzdan bir heykel ya da şu Pompei harabelerinde bulunan kavrulmuş insan bedenlerinden birini andıran ve çökmüş kulelerden yağan toz toprağın altında kalmış teknokratın görüntüsü olsun.

Bu teknokrat görüntüsü sanki öngörülemeyen bir felakete uğrayan dünya çapındaki bir gücün dokunaklı bir sureti, bir tür bu olaya imzasını basan bir görüntüdür.

Diğer imgeyse şöyledir: İkiz kulelerden birindeki atölyesinde bir sanatçı., kulelerin önündeki meydana dikilmek üzere, bedeni oklarla delinmiş bir Aziz Sebastien heykelinin modern versiyonunu andıran bir yapıt üzerinde çalışmaktadır. Model olarak kendi bedenini almış olup, bu bedenin içinden uçaklar geçmektedir.

11 Eylül sabahı kuledeki atölyesinde bu heykel üzerinde çalışmakta olan sanatçının öngördüğü olay gerçekleşerek kendi ölümüne yol açmıştır. Gerçek bir olaya dönüşen düş ürünü bir sanat eseri için bundan daha kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi.

Burada: İstisnai, şimşek hızıyla olup bitmiş, tarihin sonu denilen tek düzeliği bir anda aşıp geçmiş olan tek bir olayla ilgili iki alegoriden söz edilebilir. Hiçbir şeyin gelip kendisini rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni ya da olay-olmayan-olaya mahkum edilmiş bizlerin içinde bulunduğu duruma son verebilmiş tek olay 11 Eylüldür.
İnsan bedenleri, akıp giden zaman ve konuştuğumuz dile özgü tüm işlevleri iletişim ağı örneğinde olduğu gibi bir araya getiren, bütün kafalarda zihinsel bir perfüzyona yol açılmış olunan bir aşamada, en önemsiz bir olay hatta tarihin kendisi bile bir tehdide dönüşmektedir.

Öyleyse gerçekleşebilecek her türlü olayı önceden tahmin edebilecek bir güvenlik sistemi oluşturmak gerekmektedir.
Günümüzde evrensel strateji adı altında inanılmaz bir önlem/tedbir ve caydırma stratejisi güdülmektedir.
Steven Spielberg’ün Azınlık Raporu/Minority Report başlıklı filminde böyle bir öykü sunulmaktadır.
Filmde yakın bir gelecekte işlenebilecek suçları önceden tespit edebilen önsezilere sahip beyinler (precogs) aracılığıyla suçluyu suçu işlemeden yakalayıp, etkisiz hale getiren komandolar (pré-crimes) vardır.

Buna benzeyen bir başka film de: Dead Zone’dur. Bu filmdeki kahraman da geçirdiği bir kaza sonucu insanüstü yeteneklere kavuşmakta ve öykünün sonunda, gelecekte savaş suçlusu olacağını öngördüğü bir politikacıyı öldürmektedir.
Irak savaşının senaryosu da bundan farklı değildir. Henüz gerçekleşmemiş bir eylem (yani Saddam’ın kitle imha silahlarını kullanma iddiası) bahane edilerek‘suç’ daha kuluçka aşamasındayken saf dışı edilmeye çalışılmaktadır. Doğal olarak burada sorun suçun gerçekten işlenip işlenemeyeceğini tespit edebilmektir.Ancak bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Önemli olan sanal suçun sözcüğün gerçek anlamında cezalandırılmış olmasıdır.

Burada bir genelleme yapacak olursak, yalnızca her türlü suçu değil aynı zamanda mevcut düzen ya da gezegen boyutlarındaki baskı düzenini bozmaya yönelik her türlü programın sistemli bir şekilde engellenmeye çalışıldığını söyleyebiliriz.
Günümüz politikası neredeyse bundan ibaret bir şey haline gelmiştir. Bugün artık olumlu bir politik iradeden söz edebilmek mümkün değildir. İktidar olumsuz anlamda bir caydırıcı, kamu sağlığını koruyucu, güvenliği sağlayıcı, bağışıklık sistemini kuvvetlendirici, önlem alıcı bir güçten başka bir şey değildir.
Bu strateji yalnızca geleceği değil aynı zamanda geçmişte yaşanmış olayları da kapsamaktadır. Örneğin 11 Eylül olayının neden olduğu eziklik Afganistan ve Irak savaşlarıyla örtbas edilmeye çalışılmaktadır.
İşte bu yüzden bu savaşın aslında bir amaç ya da hedeften yoksun bir yanılgı, sanal yani “gerçekleşmemiş bir olay”, bir tür lanet okuma, bir şeytan kovma biçimi olduğu söylenebilir.
Bu savaş zaten bu yüzden bitmeyecektir çünkü bu lanet okuma süreci bir türlü bitmek bilmemektedir. Bu savaşın önlem amaçlı olduğu söylenmektedir – oysa geçmişi hedeflediği yani 11 Eylül’de gerçekleştirilmiş terör eyleminin o gezegen boyutlarındaki denetim üzerinde yaratmış olduğu etkileri silip, yok etmeye yönelik bir girişim olduğu söylenebilir.
Sıfır ölü zorunluluğu üzerine oturtulmuş olan güvenlik saplantısı nedeniyle: Eylem, düşman ve ölüm dümdüz edilip, ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.
Mevcut dünya düzeninin amacı kesinkes olaysız bir dünyada yaşanmasını sağlayabilmektir. Oysa bu bir anlamda tarihin de sonu demektir. Ne var ki bu son Fukuyama’nın istediği gibi demokratik bir olgunlaşmayla değil terörü önlemeye yönelik bir terör, her türlü olay olasılığını ortadan kaldıran bir karşı terörle gerçekleşeceğe benzemektedir. Güvenlik adı altında teröre başvuran bir sistem sonunda bu terörü bizzat kendine uygulamak durumunda kalmıştır.
En sonunda terörü içselleştirerek kendine karşı teröristçe davranan, hem vahşi hem de politik bir tözden yoksun, kendi halkına karşı düşmanca bir tavır sergileyen bu anti-terörist küresel sistemde insanı ürküten ironik bir yan vardır.

Acaba bu ironide soğuk savaş ve terör dengesindekini anımsatan özgü bir şeyler mi vardır? Oysa günümüzdeki caydırma girişimi soğuk savaşla ilişkisiz, dengesini yitirmiş bir terör üzerine oturmaktadır. Daha doğrusu bu tüm toplumsal ve politik yaşantıyı kılcal damarlarına kadar darmadağın eden evrensel bir soğuk savaşa benzemektedir.
İktidarın kendi kazdığı kuyuya düşme çabası Moskova’da yaşanan tiyatro baskınıyla en dramatik düzeye ulaşmıştır. Bu katliam sırasında rehineler, teröristlerle birlikte öldürülmüştür. Bu olay deli dana sendromu yaşandığı sırada, önlem amacıyla, tüm sürünün yok edilme işlemine benzemektedir – Tanrı öteki dünyada sevgili kullarını hiç kuşkusuz diğerlerinden ayıracaktır!
Örneğin, Stockholm sendromunun yaşandığı sıralarda, ölülerin birbirine karıştırılması hepsini sanal anlamda suçluya dönüştürmüştür (keza Azınlık Raporu adlı filmde suç işleyeceği öngörülen, suçlu olmayan ‘suçlunun’, suçu işlemeden cezalandırılması ona daha sonra masum insan muamelesi yapılmayacağını göstermektedir).
Durum gerçekten de böyledir zira iktidarlar açısından kendi halkları potansiyel teröristtirler. Oysa iktidarlar cezalandırma yöntemine başvurarak kendilerine rağmen bu terörle suç ortaklığı yapmaktadırlar. Terör ve ceza arasındaki bu eşdeğerlik ilkesi hepimizin iktidarın sanal rehinesi olduğunu göstermektedir. Buradan hareketle tüm iktidarların, tüm halklara karşı bir koalisyon oluşturduklarını ileri sürebiliriz – bunun bir ilk örneğini Irak işgali sırasında yaşadık çünkü bu işgal olayında tüm iktidarların rızaları az çok üstü kapalı bir şekilde alınmışken, dünya kamuoyu hiçe sayılmıştır. Dünyada bu savaşa karşı gerçekleştirilen gösteri yürüyüşlerinin ortaya koyduğu bir şey varsa, o da ortada olası bir karşı iktidarın varlığından çok Amerikanın “Realpolitique” uygulaması karşısında “Uluslararası toplumun” herhangi bir kıymeti harbiyesinin bulunmadığı gerçeğidir.

Bundan böyle karşımızda herhangi bir egemenlik ya da temsil edilme sorunu olmayan eylem halinde saf bir güç bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu tamamıyla olumsuz bir güçtür. Egemenliğini temsil edilme/etme üzerine oturtan, politik amaçlara sahip bir iktidarın dengesini koruyabileceğini söyleyebiliriz – en azından böyle bir iktidarla mücadele edebilir, varlığını tehlikeye sokabiliriz. Oysa bu tür bir egemenlik biçiminin sona ermesi durumunda meydanın ölçü kavramından yoksun, karşısında dengeyi sağlamaya yönelik bir karşı gücün bulunmadığı, vahşi (bu doğal değil teknik bir vahşiliktir) bir iktidara kaldığı görülmektedir.

Böyle bir toplumunsa, tuhaf bir şekilde dönüp dolaşıp sonunda iktidarın ne olduğunu bilmeyen ilkel toplumlara benzediği söylenebilir. Lévi-Strauss’a göre bunlar tarihsiz toplumlardır. Peki ya günümüz dünya toplumu olarak, bizler, küresel boyutlarda kendini dayatan bu güçten çekinip, yeniden tarihsiz bir topluma dönüşürsek ne olur?

Oysa küresel iktidar adlı gerçeklik demek, bu iktidarın sonu demektir. Öngörü ve olayları denetleyen bir güvenlik gücü üstüne oturan ve karşısına çıkan hayaletleri saf dışı etmekten başka bir şey düşünmeyen bir iktidar da bir hayalete dönüşmüş olup, kendisine her an zarar verilebilecek hassas bir varlık gibi görülebilir. Bu iktidar sınırsız bir sanal güce sahiptir. Bir başka deyişle dünya çapında enformatik programları üretme ve işleme koyma, borsalar oluşturma, haber ve hizmet, vs programlayabilmektedir. Oysa bu güç onun oyunun bir parçası olmasını engellemekte, kendi iç çelişkileri ve boşlukları nedeniyle de ancak kendi kendinin rakibi olabilmektedir.
Gücünün doruğundaki bu iktidar herkese rezil olmaktadır.

“İktidar Cehennemi” denilen şey sözcüğün gerçek anlamında bu türden bir şeydir.
Olaylar temelde haberler aracılığıyla denetlenmektedir. Gündelik haberler tarihin yok olmasına hizmet eden en etkili tezgahtır. Ekonomi-politik nasıl değer yaratmaya yarayan devasa bir tezgahsa; haber sisteminin tamamı da gösterge niteliğine sahip olay üretmeye yarayan bir düzendir. Bu gösterge/olaylar evrensel ideoloji, gösteri, felaket, vs pazarında bir değere sahip mal örneği değiş tokuş edilmektedirler – özetle bu sistem olaysızlık üretmeye yaramaktadır. Buradaki haber soyutlaması, ekonomi alanındaki soyutlamaya benzemektedir. Bu soyutlama sayesinde nasıl tüm mallar kendi aralarında değiş tokuş edilebiliyorlarsa, tüm olayların da aynı şekilde kültürel haber pazarında birbirlerinin yerini alabildikleri söylenebilir. Sahneye konulması ve kodlanmış bir görüntü silsilesine indirgenmesi mümkün olmayan özgün bir olay yani olayı olay yapan şey bu yöntemle ortadan kaldırılmıştır. Günümüzde olaylar artık gerçekten olup bitmemektedir. Bunun nedeni “canlı yayın” adı altında gerçekleştirilen üretim ve dağıtımdır- olaylar bu “canlı yayın” denilen haber adlı boşluk içinde kaybolup gitmektedirler.

Kafanızda iki imge canlandırın. Bunlardan biri: İkiz Kulelerin önünde bir yerlerdeki sıralardan birinde, dizleri üzerindeki evrak çantasına yapışmış vaziyette oturan, bronzdan bir heykel ya da şu Pompei harabelerinde bulunan kavrulmuş insan bedenlerinden birini andıran ve çökmüş kulelerden yağan toz toprağın altında kalmış teknokratın görüntüsü olsun.

Bu teknokrat görüntüsü sanki öngörülemeyen bir felakete uğrayan dünya çapındaki bir gücün dokunaklı bir sureti, bir tür bu olaya imzasını basan bir görüntüdür.

Diğer imgeyse şöyledir: İkiz kulelerden birindeki atölyesinde bir sanatçı., kulelerin önündeki meydana dikilmek üzere, bedeni oklarla delinmiş bir Aziz Sebastien heykelinin modern versiyonunu andıran bir yapıt üzerinde çalışmaktadır. Model olarak kendi bedenini almış olup, bu bedenin içinden uçaklar geçmektedir.

11 Eylül sabahı kuledeki atölyesinde bu heykel üzerinde çalışmakta olan sanatçının öngördüğü olay gerçekleşerek kendi ölümüne yol açmıştır. Gerçek bir olaya dönüşen düş ürünü bir sanat eseri için bundan daha kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi.

Burada: İstisnai, şimşek hızıyla olup bitmiş, tarihin sonu denilen tek düzeliği bir anda aşıp geçmiş olan tek bir olayla ilgili iki alegoriden söz edilebilir. Hiçbir şeyin gelip kendisini rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni ya da olay-olmayan-olaya mahkum edilmiş bizlerin içinde bulunduğu duruma son verebilmiş tek olay 11 Eylüldür.
İnsan bedenleri, akıp giden zaman ve konuştuğumuz dile özgü tüm işlevleri iletişim ağı örneğinde olduğu gibi bir araya getiren, bütün kafalarda zihinsel bir perfüzyona yol açılmış olunan bir aşamada, en önemsiz bir olay hatta tarihin kendisi bile bir tehdide dönüşmektedir.

Öyleyse gerçekleşebilecek her türlü olayı önceden tahmin edebilecek bir güvenlik sistemi oluşturmak gerekmektedir.
Günümüzde evrensel strateji adı altında inanılmaz bir önlem/tedbir ve caydırma stratejisi güdülmektedir.
Steven Spielberg’ün Azınlık Raporu/Minority Report başlıklı filminde böyle bir öykü sunulmaktadır.
Filmde yakın bir gelecekte işlenebilecek suçları önceden tespit edebilen önsezilere sahip beyinler (precogs) aracılığıyla suçluyu suçu işlemeden yakalayıp, etkisiz hale getiren komandolar (pré-crimes) vardır.

Buna benzeyen bir başka film de: Dead Zone’dur. Bu filmdeki kahraman da geçirdiği bir kaza sonucu insanüstü yeteneklere kavuşmakta ve öykünün sonunda, gelecekte savaş suçlusu olacağını öngördüğü bir politikacıyı öldürmektedir.
Irak savaşının senaryosu da bundan farklı değildir. Henüz gerçekleşmemiş bir eylem (yani Saddam’ın kitle imha silahlarını kullanma iddiası) bahane edilerek‘suç’ daha kuluçka aşamasındayken saf dışı edilmeye çalışılmaktadır. Doğal olarak burada sorun suçun gerçekten işlenip işlenemeyeceğini tespit edebilmektir.Ancak bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Önemli olan sanal suçun sözcüğün gerçek anlamında cezalandırılmış olmasıdır.

Burada bir genelleme yapacak olursak, yalnızca her türlü suçu değil aynı zamanda mevcut düzen ya da gezegen boyutlarındaki baskı düzenini bozmaya yönelik her türlü programın sistemli bir şekilde engellenmeye çalışıldığını söyleyebiliriz.
Günümüz politikası neredeyse bundan ibaret bir şey haline gelmiştir. Bugün artık olumlu bir politik iradeden söz edebilmek mümkün değildir. İktidar olumsuz anlamda bir caydırıcı, kamu sağlığını koruyucu, güvenliği sağlayıcı, bağışıklık sistemini kuvvetlendirici, önlem alıcı bir güçten başka bir şey değildir.
Bu strateji yalnızca geleceği değil aynı zamanda geçmişte yaşanmış olayları da kapsamaktadır. Örneğin 11 Eylül olayının neden olduğu eziklik Afganistan ve Irak savaşlarıyla örtbas edilmeye çalışılmaktadır.
İşte bu yüzden bu savaşın aslında bir amaç ya da hedeften yoksun bir yanılgı, sanal yani “gerçekleşmemiş bir olay”, bir tür lanet okuma, bir şeytan kovma biçimi olduğu söylenebilir.
Bu savaş zaten bu yüzden bitmeyecektir çünkü bu lanet okuma süreci bir türlü bitmek bilmemektedir. Bu savaşın önlem amaçlı olduğu söylenmektedir – oysa geçmişi hedeflediği yani 11 Eylül’de gerçekleştirilmiş terör eyleminin o gezegen boyutlarındaki denetim üzerinde yaratmış olduğu etkileri silip, yok etmeye yönelik bir girişim olduğu söylenebilir.
Sıfır ölü zorunluluğu üzerine oturtulmuş olan güvenlik saplantısı nedeniyle: Eylem, düşman ve ölüm dümdüz edilip, ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.
Mevcut dünya düzeninin amacı kesinkes olaysız bir dünyada yaşanmasını sağlayabilmektir. Oysa bu bir anlamda tarihin de sonu demektir. Ne var ki bu son Fukuyama’nın istediği gibi demokratik bir olgunlaşmayla değil terörü önlemeye yönelik bir terör, her türlü olay olasılığını ortadan kaldıran bir karşı terörle gerçekleşeceğe benzemektedir. Güvenlik adı altında teröre başvuran bir sistem sonunda bu terörü bizzat kendine uygulamak durumunda kalmıştır.
En sonunda terörü içselleştirerek kendine karşı teröristçe davranan, hem vahşi hem de politik bir tözden yoksun, kendi halkına karşı düşmanca bir tavır sergileyen bu anti-terörist küresel sistemde insanı ürküten ironik bir yan vardır.

Acaba bu ironide soğuk savaş ve terör dengesindekini anımsatan özgü bir şeyler mi vardır? Oysa günümüzdeki caydırma girişimi soğuk savaşla ilişkisiz, dengesini yitirmiş bir terör üzerine oturmaktadır. Daha doğrusu bu tüm toplumsal ve politik yaşantıyı kılcal damarlarına kadar darmadağın eden evrensel bir soğuk savaşa benzemektedir.
İktidarın kendi kazdığı kuyuya düşme çabası Moskova’da yaşanan tiyatro baskınıyla en dramatik düzeye ulaşmıştır. Bu katliam sırasında rehineler, teröristlerle birlikte öldürülmüştür. Bu olay deli dana sendromu yaşandığı sırada, önlem amacıyla, tüm sürünün yok edilme işlemine benzemektedir – Tanrı öteki dünyada sevgili kullarını hiç kuşkusuz diğerlerinden ayıracaktır!
Örneğin, Stockholm sendromunun yaşandığı sıralarda, ölülerin birbirine karıştırılması hepsini sanal anlamda suçluya dönüştürmüştür (keza Azınlık Raporu adlı filmde suç işleyeceği öngörülen, suçlu olmayan ‘suçlunun’, suçu işlemeden cezalandırılması ona daha sonra masum insan muamelesi yapılmayacağını göstermektedir).
Durum gerçekten de böyledir zira iktidarlar açısından kendi halkları potansiyel teröristtirler. Oysa iktidarlar cezalandırma yöntemine başvurarak kendilerine rağmen bu terörle suç ortaklığı yapmaktadırlar. Terör ve ceza arasındaki bu eşdeğerlik ilkesi hepimizin iktidarın sanal rehinesi olduğunu göstermektedir. Buradan hareketle tüm iktidarların, tüm halklara karşı bir koalisyon oluşturduklarını ileri sürebiliriz – bunun bir ilk örneğini Irak işgali sırasında yaşadık çünkü bu işgal olayında tüm iktidarların rızaları az çok üstü kapalı bir şekilde alınmışken, dünya kamuoyu hiçe sayılmıştır. Dünyada bu savaşa karşı gerçekleştirilen gösteri yürüyüşlerinin ortaya koyduğu bir şey varsa, o da ortada olası bir karşı iktidarın varlığından çok Amerikanın “Realpolitique” uygulaması karşısında “Uluslararası toplumun” herhangi bir kıymeti harbiyesinin bulunmadığı gerçeğidir.

Bundan böyle karşımızda herhangi bir egemenlik ya da temsil edilme sorunu olmayan eylem halinde saf bir güç bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu tamamıyla olumsuz bir güçtür. Egemenliğini temsil edilme/etme üzerine oturtan, politik amaçlara sahip bir iktidarın dengesini koruyabileceğini söyleyebiliriz – en azından böyle bir iktidarla mücadele edebilir, varlığını tehlikeye sokabiliriz. Oysa bu tür bir egemenlik biçiminin sona ermesi durumunda meydanın ölçü kavramından yoksun, karşısında dengeyi sağlamaya yönelik bir karşı gücün bulunmadığı, vahşi (bu doğal değil teknik bir vahşiliktir) bir iktidara kaldığı görülmektedir.

Böyle bir toplumunsa, tuhaf bir şekilde dönüp dolaşıp sonunda iktidarın ne olduğunu bilmeyen ilkel toplumlara benzediği söylenebilir. Lévi-Strauss’a göre bunlar tarihsiz toplumlardır. Peki ya günümüz dünya toplumu olarak, bizler, küresel boyutlarda kendini dayatan bu güçten çekinip, yeniden tarihsiz bir topluma dönüşürsek ne olur?

Oysa küresel iktidar adlı gerçeklik demek, bu iktidarın sonu demektir. Öngörü ve olayları denetleyen bir güvenlik gücü üstüne oturan ve karşısına çıkan hayaletleri saf dışı etmekten başka bir şey düşünmeyen bir iktidar da bir hayalete dönüşmüş olup, kendisine her an zarar verilebilecek hassas bir varlık gibi görülebilir. Bu iktidar sınırsız bir sanal güce sahiptir. Bir başka deyişle dünya çapında enformatik programları üretme ve işleme koyma, borsalar oluşturma, haber ve hizmet, vs programlayabilmektedir. Oysa bu güç onun oyunun bir parçası olmasını engellemekte, kendi iç çelişkileri ve boşlukları nedeniyle de ancak kendi kendinin rakibi olabilmektedir.
Gücünün doruğundaki bu iktidar herkese rezil olmaktadır.

“İktidar Cehennemi” denilen şey sözcüğün gerçek anlamında bu türden bir şeydir.
Olaylar temelde haberler aracılığıyla denetlenmektedir. Gündelik haberler tarihin yok olmasına hizmet eden en etkili tezgahtır. Ekonomi-politik nasıl değer yaratmaya yarayan devasa bir tezgahsa; haber sisteminin tamamı da gösterge niteliğine sahip olay üretmeye yarayan bir düzendir. Bu gösterge/olaylar evrensel ideoloji, gösteri, felaket, vs pazarında bir değere sahip mal örneği değiş tokuş edilmektedirler – özetle bu sistem olaysızlık üretmeye yaramaktadır. Buradaki haber soyutlaması, ekonomi alanındaki soyutlamaya benzemektedir. Bu soyutlama sayesinde nasıl tüm mallar kendi aralarında değiş tokuş edilebiliyorlarsa, tüm olayların da aynı şekilde kültürel haber pazarında birbirlerinin yerini alabildikleri söylenebilir. Sahneye konulması ve kodlanmış bir görüntü silsilesine indirgenmesi mümkün olmayan özgün bir olay yani olayı olay yapan şey bu yöntemle ortadan kaldırılmıştır. Günümüzde olaylar artık gerçekten olup bitmemektedir. Bunun nedeni “canlı yayın” adı altında gerçekleştirilen üretim ve dağıtımdır- olaylar bu “canlı yayın” denilen haber adlı boşluk içinde kaybolup gitmektedirler.

Çünkü bu haber düzeni önce olayları tözlerinden arındırmakta, daha sonra yapay bir yer çekimi ortamı yaratıp onları “gerçek zamanlılık/eş zamanlılık” adlı yörüngeye oturtarak bu kez de tarihsel özlerini emmekte ve ardından politika-ötesi bir yer haline gelmiş olan haber sahnesi aracılığıyla seyircisine sunmaktadır.
Olay-olmayan-olayla hiçbir şeyin olup bitmediği bir yerde karşılaşamazsınız.

Tam tersine olay-olmayan-olayla her şeyin durmadan değiştiği, sonu gelmeyen bir güncellemeyle gerçek zamanlı kesintisiz bir sürekliliğin yaşandığı yerde karşılaşılmaktadır. Bu her şeyi her şeyi aynı düzeye indirgeme anlayışı, bu duyarsızlık, olayın sıfır derecesi denilebilecek bu pespayeliğe yol açan şey de zaten budur
Bu dur durak tanımayan tırmanış, aynı zamanda bir tür üretim artışı anlamına gelmektedir – ya da buna bir tür moda diyebiliriz ki, modanın yaşamın bütünüyle ilgili kusursuz bir eskime ve (kompulsif) zorlayıcı değişim örneği olduğu söylenebilir. Modellerin egemenliği altına giren bir farklılık kültürüyse her türlü tarihsel sürekliliğe son vermektedir. Olaylar tarihsellik çizgisine uygun bir şekilde olup bitmek yerine boşlukta art arda dönüp gelmektedirler.

Söylev ve imgelerin bu bolluğu karşısında savunmasız, çok yakında çıkabilecek bir savaş tehlikesi karşısındaki kadar çaresiz, şaşkınlıktan donup kalmış bir vaziyetteyiz. Bu bir yalan haber ya da habere boğma sorunu değildir. FBI birimlerinin haberleri belli amaçlar doğrultusunda güdümlemeyi hedefleyen bir Yalan Haber Ajansı kurmak istemeleri saflıktan başka bir şey değildir – bu tamamen yararsız bir girişimdir çünkü yalan haberi doğuran şey haber bolluğu, haberin büyüleme gücü ve durmadan yineleniyor olmasıdır ki, böyle bir süreç nötron bombası ya da çevredeki tüm oksijeni yutan bomba örneklerinde olduğu gibi paramparça ve bir şey algılamanın mümkün olmadığı bir uzamsal boşluğun oluşmasına yol açmaktadır. Burada savaş dahil her şey imgeler ve yorumların gerçeğin yerini alması sayesinde başlamadan bitmektedir. Belki de olup bitmekte olan olay konusunda, gerçekten sözü edilebilecek bir şey yoktur. Tıpkı acımasız bir senaryoya uygun bir şekilde sürdürülen ancak nasıl sonuçlanacağı konusunda en ufak bir fikre sahip olunmayan şu savaşta olduğu gibi.

Olaya naklen sunulan olay görüntüleri tarafından kısa devre yaptırma işleminin en açık ve seçik şekilde görüldüğü yer medya evrenidir.
Haberciler sanki olaydan önce olay yerine ulaşmış gibidirler.

Bir felaket yaşandığında gazeteciler ve foto muhabirleri (/kameramanlar) yardım ekiplerinden önce olay yerine ulaşmaktadırlar. Ellerinden gelse felaket öncesinde orada olurlar. Ancak en iyisi olayı yaratmak ya da olay kışkırtıcılığı yaparak taze taze sunma ayrıcalığına sahip olmak.

Bu olay spekülatörlüğü gelişe gelişe sonunda Pentagon önderliğinde oluşturulan “Olay Borsasında” suikast ya da felakete biçilen değer üzerinden bir alım satım işlemine dönüşmüştür.
Bir olayın gerçekleşebileceğine inanıp, onun gerçekleşeceğine inanmayanlarla bahse tutuşuyorsunuz. Bu spekülasyona dayalı piyasa tıpkı soya ya da şeker piyasası gibi çalışmaktadır. Afrika’da AİDS’ten ölenlerin sayısı konusunda spekülasyon yapabileceğiniz gibi. San Andrea’daki fayın çökmesi konusunda da yapabilirsiniz (burada Pentagon’un spekülasyona dayalı bu serbest piyasanın öngörülerine gizli servislerinkinden daha çok değer verdiği söylenebilir).

Bu açıklamalar doğrultusunda bir uzmanın işlediği suç konusunda konuşmak kolaylaşmaktadır. Bir olayı gerçekleştirmeden önce olayın değeri üzerinden bahse tutuşmaksa en uygun çözümdür (Bin Ladin’in 11 Eylül’den önce TWA hisse senetleri üzerinde bu tür bir spekülasyon girişiminde bulunduğu söylenmektedir).
Bu olay insanın karısını öldürmeden önce onun adına bir yaşam sigortası yaptırmasına benzemektedir.
Tarihsel zaman süreci içinde ortaya çıkan (çıkmış olan) olayla naklen yayınlanan haber şeklindeki olay arasında çok büyük bir fark vardır.
Gezegen düzeyinde bir denge bozukluğuna yol açan bu elektronik sinyal yönetimi ve piyasalarına uygun olay “dünya çapında” olmak ya da daha doğrusu dünya boyutlarına taşınabilen bir olay-olmayan-olay olmak durumundadır: Dünya Kupası, 2000 yılı kutlamaları, Diana’nın ölümü, Matrix, vb şeyler.

Bu olaylar üretilmiş olsalar da olmasalar da, haber ağları tarafından sessiz bir salgın hastalık gibi yönlendirilmişlerdir. Bunlar sahte olaylardır.
François de Bernard, yaptığı çözümlemede Irak savaşını sinema kuramı ve pratiğinin birebir karşılığı şeklinde sunmaktadır. Gördüğümüz şeyler oturduğumuz koltuklarda sürekli kasılmamıza yol açmıştır. Bu “ bir filme benzeyen bir şey” değil filmin ta kendisidir. Bu savaşın dekupajı yapılmış bir senaryosu vardır, bu yüzden sahneye koyma sürecinde bu metne uyulması bir zorunluluğa benzemektedir.
Oyuncu seçimi, teknik ve mali olanaklar çok titiz bir çalışmanın sonucudur . Bu bir profesyonel işidir. Bu ekip filmin yayınlanması ve kanallara dağıtım sürecine de hakimdir. Sonuç olarak bu işlemsel savaş devasa bir özel efekte, sinema bir savaş paradigmasına dönüşürken, bizler, bu filmin “gerçek” olduğunu düşünüyoruz. Oysa bu yansımalar sinematografik bir varlığa dönüşmüş savaş imgelerinden başka bir şey değildir.

Öyleyse sanal savaş bir metafor değildir.

Bu, gerçeklik denilen şeyin sözcüğün gerçek anlamında düşselleştirilmesi ,daha doğrusu gerçeğin derhal/anında bir kurmacaya dönüştürülmesidir.
Böyle değerlendirildiğinde gerçeğin bittiği yerde, sanal, onunla çakışması mümkün olmayan ancak ona neredeyse yapışık denilecek kadar yakın bir mesafede, bu birinciye koşut ikinci bir evren oluşturmaktadır.

Zaten bu hikayede yalnızca gerçeğin gerçekliği değil aynı zamanda sinemanın sunduğu gerçeklik de önemlidir. Bu olayın biraz Disneyland’ı anımsattığı söylenebilir. Şöyle açıklayalım: Eğlence parkları sıradan yaşamı Disneyland türü bir eğlence parkına dönüştürme konusunda bir bahane işlevi görmüşlerdir – aslında bu parklar yaşama ait tüm alanların bir eğlence parkına benzetilmeye çalışıldığını bir şekilde gizlemeye çalışmaktadırlar.

Sinema için de benzer şeyler söylenebilir. Günümüzde karşımıza sinema olarak konulan şey, söz gelişi toplumsal ve politik yaşamdan, manzaraya, savaşa, vs kadar hemen her şeyi ele geçirmiş olan bir sinematografik biçimin somut alegorisinden başka bir şey değildir – buna yaşamın bütünüyle senaryolaştırılmış biçimi de diyebilirsiniz.
Sinema hiç kuşkusuz bu yüzden giderek sinema olma özelliğini yitirmektedir çünkü gerçeğin yerini almaya çalışmaktadır. Gerçek giderek sinemayı yok ederken; sinema da giderek gerçeği yok etmektedir. Bu olay her ikisinin de özgünlüklerini yitirmelerine yol açan bir tür karşılıklı kan alış verişi işlemine benzemektedir.
Tarihi bir filme benzetecek olursak –ki, tarihin bize rağmen bir filme dönüşmüş olduğunu söyleyebiliriz-, bu durumda habere ait gerçekliğin, tarih adlı filmin ses-görüntü eşleştirme (post-senkronizasyon), dublaj, altyazı gibi işlemlerinden ibaret bir şey olduğunu söyleyebiliriz.

Federal Almanya Cumhuriyeti merhum Demokratik Almanya’ya özgü toplumsal yaşantı ve dekorun yeniden yaratılıp, sahneye konulacağı bir eğlence parkı inşa edecek (bir “nostalji” biçimi olarak “ostalji= Doğu Bloku yaşantısına duyulan özlem”!). Öyleyse henüz tamamıyla ortadan kalkmamış bir toplumun canlı canlı bir anıta dönüştürülmeye çalışıldığı söylenebilir.
Aktüaliteyle iç içe girmekle yetinmeyen simülakrın, “Gerçeğin” yakın bir gelecekte hem şimdiki zaman dilimi hem de tarihi dışlayıp yalnızca “gerçek zamanlı” (yani naklen yayın/canlı yayına benzeyebileceği) türünden bir izlenim bıraktığı da söylenebilir.

Bu durumda tarih bizler için, doğal olarak yeniden nostaljik bir nesneye dönüşmekte ve herkes tarih, tarihe yeniden saygınlığını kazandırma (rehabilitasyon), anı alanları oluşturma sevgisiyle yanıp tutuşmaya başlamaktadır – sanki bir yandan tarihin sonunu yaşarken diğer yandan onu ayakta tutmaya çalışır gibiyiz.

Tarihse amaçlarının ötesine geçmiş gibidir. Bir zamanlar tarihsel olayın da bir tanımı vardı. Devrimse tarihsel bir olay modeliydi.Olay ve tarih kavramları bize o günlerden miras kalmıştır. Tarihsel olayı, sürüp giden bir zaman sürecinin önemli aşamalarından biri gibi çözümleyebilmek mümkündü. Zamansal sürecin kesintiye uğramasıysa bütünsel bir diyalektiğin parçası olarak algılanmaktaydı.
Her türlü ideolojiyi dışlayan, yalnızca sinyallerin dolanımı ve onların dolandığı ağlara önem veren bir dünya düzeninin kendini dayatmasıyla bu süreç sona ermiştir. Bu genel dolanım düzeni içinde tarihsel açıdan onun atası sayılabilecek Aydınlanma çağına ait tüm amaç ve değerlerin yok oluşuna tanık olunmaktadır. Zira modernleşme bir düşünce, bir ideal ve bir düşgücüne sahipti. Oysa azgın bir maddi gelişme süreciyle birlikte hepsi ortadan kaybolup gitti.

Tarih konusunda da gerçeklik konusunda söylenenlere benzeyen şeyler söylenebilir. Bir zamanlar bir gerçeklik ilkesi vardı. Sonra bu ilke ortadan kalkıp, gerçeklik kendisini belirleyen ilkenin elinden kurtulunca, şuurunu yitirmiş bir halde oradan oraya yalpalamaya başladı. Logaritmik bir şekilde gelişip ilkesiz, başı sonu olmayan ancak olasılıkların hepsini yaşama geçirmeye çalışan, bütünsel bir gerçekliğe dönüştü. Ürettiği ütopyayı yok eden bu gerçeklik ilkesini, öldükten sonra yaşayamaya devam eden bir şey gibi görebiliriz.
Oysa tarihin sonu demek tarihin son sözünü söylemiş olduğu anlamına gelmemektedir.

Zira bu sonsuza dek programlanmış olduğu sanılan olmayan-olay düzeninde karşımıza bir başka olay tipinin çıktığı görülmektedir.
Bunlar tarihe özgü terimlerle açıklanması mümkün olmayan, tarihsel nedenlerle ilişkisiz, öngörülemeyen, bunalıma yol açan olaylardır – bunlar sanki kendi temsil ettikleri şeyleri hatta kendi simülakrlarını yok etmeye çalışan olaylara benzemektedirler

Bunlar medyanın oluşturduğu, şu insanı canından bezdiren aktüalite akışını devre dışı bırakan ancak tarihin yeniden ortaya çıkmasına ya da (11 Eylül konusunda söylendiği gibi) sanal evrenin içinden bir gerçeğin çıkmasına yol açamayan olaylardır. Bunlar tarihi değil, tarih-ötesi olaylardır çünkü tarihe son vermiş bir sistemde olup bitmektedirler. Bunlar bu sisteme özgü ani içsel sarsıntılara benzemektedirler.

Bu şekilde ortaya çıktıklarındaysa bilinçli bir düzensizlikten çok mutlak bir kargaşaya yol açan Kötülük adlı güçten esinlenmiş olaylara benzemektedirler.
Tuhaflıkları nedeniyle bu olayları açıklayabilmek mümkün değildir. Ölçüsüz bir şekilde dört bir yana tehlikeli bir şekilde yayılmış bir sistem kadar ölçüsüzdürler.
Yeni Dünya Düzeninde devrimler sona ermiştir. Bundan böyle içsel sarsıntılardan söz etmek gerekecektir.
Kusursuz bir şekilde çalışan bir mekanizma gibi, kusursuz bir sistemde de bunalımlardan söz edilemez. Olsa olsa işlevsel bozukluklar, boşluklar, eksiklikler, damar genişlemelerinden söz edilebilir.
Bu arada olayla kazanın aynı şey olmadığını bilmek gerekiyor.

Kaza bir semptom, geçici bir işlevsel bozukluk, (doğal ya da) teknik öngörülebilir anormal bir durum olup, güncel risk ve öngörü politikası tümüyle onun üstüne kuruludur.
Oysa olay işlevsiz kılma özelliğine sahip , anormal bir şeydir zira ulaşabileceği en üst nokta, en kusursuz aşamaya ulaşmış bir sistemde içsel olumsuzluk ve ölümü yeniden devreye sokabilmektedir. Olay, böyle bir gücün kendine karşı bir güce dönüşmesine yol açan bir yöntemdir. Burada sanki sistemin tamamı gücünü oluşturan unsurların yanı sıra, gelip kendini alt üst edecek bir kötülük meleğini gizlice besleyip büyütüyor gibidir.

İşte bu anlamda olayı bir kaza gibi öngörebilmek mümkün değildir zira hiçbir olasılık oyunu içine sokulamamaktadır.

Marx’ın devrim ve komünizmin hayaleti sayılabilecek şey konusunda yaptığı çözümlemeyle güncel durum arasında belli benzerlikler vardır. Marx, proletaryanın kapitalizme son verecek tarihi aktör olduğunu söylüyordu – bir anlamda onu kapitalin kötülük meleği gibi görüyordu çünkü kapitalizmin, proletaryanın yükselişiyle birlikte, kendini yok edecek içsel virüsü yaratmış olduğunu düşünüyordu. Oysa komünizmin hayaletiyle terörizminki arasında radikal bir fark vardır. Zira kapitalizm, bünyesinde barındırdığı çözme/bölme özelliğine sahip mayayı gizli bir düşmana, sınıfsal anlamda bir rakibe dönüştürüp, sonra da ticari sömürünün ötesinde bir noktaya taşıma becerisi göstererek, bu tarihi devinimi kapitalin daha gelişmiş bir üst aşamasında yeniden bir araya getirici güç olarak kullanmayı bilmiştir.

Kapitalizmden çok daha kesin sonuçlar elde etmeye çalışan terörizm ise tarihi boyuttan yoksun, kendisiyle uzlaşma olanağı bulunmayan bir düşmandır. Sınıf mücadelesi denilen şey tarihsel olaylara yol açmışken, terörizm denilen şey başka tip olaylara neden olmaktadır.
Küresel güç (bu gücü kapitalizm olarak nitelendirmek pek doğru değildir) günümüzde artık yalnızca kendi kendisiyle boğuşmak durumundadır. Bundan böyle bu güce komünizmin hayaleti değil kendi hayaleti kafa tutacaktır.

Devrimlerin (ve daha genelinde tarihin) sona ermesi, dünya çapındaki bu güç açısından kesinlikle bir zafer olarak değerlendirilemez. Bu zaferden çok onun sonunu haber veren yazgısal bir işarete benzemektedir.

Tarihse, bizim ortaya attığımız iddialardan biri olup, onu olabilecek en yoğun şekliyle yaşadık.

Oysa değişim için minimal yoğunlaşma yeterlidir - değişim süreci içinde her şey peş peşe ortaya çıkmakta ve sırayla birbirinin yerine geçmekte ve bu hızlı akış sonunda, sanki hiçbir kıpırdamanın görülmediği bir tür durağanlığa yol açmaktadır: Örneğin şu aktüalite girdabına saplanan izleyici sanki hiçbir şeyin değişmediği gibi bir izlenime kapılmaktadır.
Her türlü akım, ağ değiş tokuşunun genelleştirildiği evrensel bir iletişim sürecinde, bizim tehlike sınırını çoktan aşmış olduğumuz bu değiş tokuş biçiminin, artık gelişme içerikli basit bir bunalım olmaktan çıkarak bir felaket, ani bir içe göçmeye benzediği ve kendi kendini yadsıdığı bir noktaya geldiği söylenebilir. Bütün bunları: (tıpkı haber miktarındaki aşırı bollaşmanın bilgi düzeyinde bir düşüşe yol açması gibi) gerçeklik kat sayısındaki bir azalma eğilimi olarak adlandırabiliriz.

Her şeyin her şeyle değiş tokuş edilebildiği bir dünyada değerin hiçbir anlam ifade etmediği söylenebilir.

Küreselleşme kusursuz bir düzene benzedikçe tüm çelişkilere bir son verebileceğini sanmıştı – oysa bu gıyabında konuşulan düzende her şey bir sonuç elde edilemeyen denkleme ait eşdeğer birimlere benzemektedir.

Bundan böyle diyalektik, sentezle sonuçlanan tez ve antitez oyunu sona ermiştir. Tüm çelişkiler aynı düzeye indirgendiğinde karşıt terimler birbirlerini karşılıklı olarak çürütmeye başlamışlardır. Oysa bu karşılıklı çürütme olayının sonsuza dek sürüp gideceği düşünülemez zira her türlü diyalektik çözümlemenin ortadan kalktığı bir dönemde aşırı uçların tırmanışa geçtiği görülmektedir
(“In progress”) Sürekli gelişen bir tarih anlayışı, yönlendirici bir şema, ya da işlerin bunalımlar aracılığıyla götürülmesi artık mümkün değildir. Ne akılcı bir süreklilik ne de çelişkileri çözümleyebilecek bir diyalektik vardır. Yalnızca aşırı uçların paylaşımından söz edilebilir.
Evrenseli ezip, yok eden bu küresel güçle tarihsel mantığı dümdüz eden şu baş döndürücü değişim hızını bir kenara koyacak olursak geriye sanal bir tanrısal güçle ona vahşice karşı koyanlardan başka bir şey kalmamaktadır.

Küresel güç ve terörizm karşıtlığı bu türden bir şeydir – Amerikan hegemonyası ve İslâmi terör arasındaki güncel karşılaştırma, bu küresel güçle onun küreselliğini reddedenler arasındaki düellonun yalnızca küçük bir parçasıdır.
Bu karşıt güçler arasında bir uzlaşma olasılığı yoktur çünkü karşıt güçler arasında asla barış olmadığı gibi, bir gücün bütün dünyayı egemenliği altına alabilmesi de mümkün değildir.
Vahşice direnen bir düşünceyle bir barış olasılığı yoktur. Bu bağlamda olayların sona ermesi de söz konusu olamaz. Olsa olsa geçici bir süreyle durdurulabileceği ve bir gün aniden yeniden başlatılabilecekleri söylenebilir.

Bu hiç yoktan iyidir çünkü yok edilemeyen İyilik İmparatorluğu bu yolla sürekli başarısızlığa uğratılmaktadır.
Olayın kesin bir tanımını yapmak ve düş gücü üzerindeki etkilerini belirlemek gerekmektedir. Bütün boyutlarıyla ele alındığında, olay, paradoksal bir şekilde ürkütücü bir tuhaflığa sahiptir çünkü olay beklenmeyen ve gerçekleşmesi olanaksız bir şeyin aniden ortaya çıkmasıdır- olay öylesine alışkın olunan bir şeydir ki, sanki (yazgısal anlamda) önceden tasarlanmış, bu yüzden de gerçekleşmesini engellemenin mümkün olmadığı ürkütücü bir sıradanlığa sahiptir.
Olayda başka bir gezegene özgü, yazgısal, hiçbir gücün engellemeyeceği bir takım özellikler vardır.
İşte bu anlamda olay karmaşık ve çelişkili bir şey olup, düşgücünü çok derinden etkileyebilmektedir. Olay bir yandan şeylerin akış sürecine müdahale ederken, bir yandan da insanın ağzını açık bırakan bir kolaylıkla gerçeğin bir parçası haline gelebilmektedir.

Bergson Birinci Dünya Savaşını bu şekilde açıklamaktadır. Savaş çıkmadan önce savaşın hem çıkabileceği hem de çıkabilmesinin olanaksız olduğu söylenmiştir (bu açıdan Irak Savaşıyla tam bir benzerlik göstermektedir). Bergson bu kadar müthiş bir olasılığın soyuttan somuta, sanaldan gerçeğe bu kadar kolay bir şekilde geçebilmesi karşısında hayretler içinde kalmaktadır.
11 Eylül olayı gerçekleştiği sırada açıkça belli etmeden yaşanan coşku ve dehşet karışımı atmosferde de benzer bir paradoks vardır.
İmkansız bir olayın gerçekleştiği bir durumda insan böyle bir duyguya kapılabilmektedir.

Çünkü genelde şeylerin gerçekleştirilmeden önce zihinsel açıdan kabul edilmesi gerekmektedir. Mantıksal ve kronolojik düzen bunu zorunlu kılmaktadır. Ancak böyle olduğunda sözcüğün gerçek anlamında bir olaydan söz edebilmek güçleşmektedir.

Irak savaşı böyle bir olaydır. Savaş öncesi o kadar uzun ve ayrıntılı bir şekilde programlanmıştır ki, daha başlamadan tüm olasılık hesapları tüketilmiştir. Herkesin her an olabileceğine inandığı bir savaşın olmasına gerek yoktu. Çünkü bir olay olma özelliğini yitirmişti. Irak olayında 11 Eylül’deki radikal olayın yol açtığı ve Kant’ın sözünü ettiği anlamda hayranlık uyandıran o coşku ve ürkütücülükten eser yoktur. Savaş adlı bu “olay olmayan-olay” insanda bir kandırılmışlık duygusu ve mide bulantısından başka bir şeye yol açmamaktadır.
Tam da bu noktada devreye, Bergson’da izlerine rastladığımız, olay metafiziği denilen şeyin sokulması gerekmektedir.

Bergson, büyük bir yapıt yoktan var olabilir mi sorusuna: Hayır, bu mümkün değil, büyük bir yapıttan söz edebilmek için önce somutlaştırılması gerekir yanıtını verdikten sonra: Yetenekli bir insan ya da bir deha aniden ortaya çıkıp bir eser tasarlayıp, yarattığında bu gerçek bir yapıt olarak algılanabilir ve ancak o zaman geriye dönük olarak büyük bir yapıttan söz edilebilir demektedir.
Olaya bu mantıkla yaklaştığımızda, bir anlamda, olayın öngörülmesinin mümkün olmayıp, yoktan var edildiğini ve ancak bir tasarı aşamasından sonra gerçekleştirilmesinin mümkün olabildiği söylenebilir. Zamansal paradoks bu türden bir şeydir. Bu zamansal tersine çevrilme özelliği bir olaya olay denilmesini sağlamaktadır.

Genelde düşünce biçimimiz imkansızdan, mümküne sonra da gerçeğe doğru yükselen bir hattı izlemektedir. Gerçek bir olayda gerçek ve olası aynı anda algılanmak ve düşgücü de aynı zaman dilimi içinde devreye girmek durumundadır. Bu gerçek zamanlılık denilen şeyin sahip olmadığı bir zamansal derinliğe sahip, tanık olunan olayın olup bittiği zaman dilimi için geçerli olan bir özelliktir.
Çünkü gerçek zamanlı sunum zamana ve olaya karşı bir tür saldırı olarak yorumlanabilir. Sanal görüntünün anındalık özelliği ve modellerin gerçeğin yerini aldıkları bir ortamda zamanın psikolojik boyutuyla olayın başı ve sonu denilen şey elimizden alınmaktadır – canlı olarak sunulamayan zaman dilimi(banttan yayın gibi) gerçek zamana (canlı yayına) oranla, bir anlamda kayıp zaman olarak nitelendirilmektedir.

Dünya üzerindeki bütün bilgi ve haber ağlarının aynı anda güncel olaylar üzerinde yoğunlaştığını düşündüğünüzde, zamanı olabilecek en küçük birimine yani: An’a indirgeyebilmek mümkün olmaktadır – ki, bu artık bizim yaşamakta olduğumuz (şimdiki zamana ait )bir An değil tüm gerçekliğiyle canlandırılan, tamamıyla soyutlanmış bir zaman dilimidir-. Böyle bir “An”, aniden ortaya çıkan her türlü olay ve ölüm olasılığının önüne geçmiştir.

İletişim, haber ve şu bitip tükenmek bilmeyen karşılıklı etkileşim alanına özgü “gerçek zamanlılık”(eş zamanlılık) denilen şey, zaman ve olay denildiğinde akla gelebilecek en kusursuz ikna aracıdır.
Her şeyin eş zamanlı bir şekilde olup bittiği ekran üzerinde, birkaç tıklamayla gerçekleştirilen dijital müdahale sayesinde, insana mantıklı görünen her şey sanal düzeyde mümkün olmaktadır - tabii bu da olayların gerçekten olup bitme olasılığını ortadan kaldırmaktadır.

Elektronik ve sibernetik sayesinde tüm arzular, tüm özdeşleştirme oyunları ve interaktif olasılaştırma süreçlerini programlamak ve kendi kendilerini programlamalarını sağlamak mümkündür. Her şeyi anında gerçekleştirme olanağı sıra dışı/özgün olayların ortaya çıkmasını engellemektedir.
Haber ya da eş zamanlı sunuma (gerçek zamana) özgü şiddet bu türden bir şeydir.
Gerçek Zamanlı sunum gelecek ve geçmiş adlı zamansal boyutların yanı sıra tarihsel zaman ve gerçek olayın da ortadan kalkmasına yol açmaktadır. Örneğin: Shoah, 2000 Yılı gibi. Bunlar hiç var olmamış, hiç var olamayacak olaylardır.

Gerçek zamanlı sunum, haberler içinde yer alan ve bir olayın hemen o an, imge olarak sunumundan başka bir şey olmayan gerçek olayı bile yok etmektedir.
Haber/olay bize bir anlamda gerçekten o anda bir olay oluyormuş illüzyonu sunmaktadır- bu aslında gerçek olayı ortadan kaldıran, canlı yayın aracılığıyla aktarılan medyatik bir dünya illüzyonudur.
Bu noktadan hareketle izlediğimiz tüm görüntüler: olayın gerçekliğinden kuşku duyulması ve haber dünyasını suçlama gibi bir sorunsala yol açmaktadırlar.
Haber dünyası olaysal akış konusunda hem suçlayan hem de suçlanan taraf olduğu andan itibaren haber de bir olay yaratma sürecine dönüşmüştür.
Olay-haberin yerini sunulan-haber almış gibidir.

Olayın tarihselliği, izleyici üzerinde bıraktığı psikolojik etkinin süresi, olayı yorumlama ve değerlendirme konusunda harcanan öznel zamanla, gerçekliğe özgü nesnel zaman sunulan habere özgü eş zamanlılık tarafından işleme tabi tutulmaktadır.

Bir zamanlar bir tarih, bilim, iktidar öznesi olduysa bile bütün bunların günümüzde, dünyayı sunduğu haberler aracılığıyla yeniden yaratıp mesafeyle mesafe duygusunu ortadan kaldıran medyaya özgü gerçek zamanlı sunum tarafından yok edildikleri söylenebilir.
Olay yaşanmadan önce bir olay olasılığı yoktur.
Olay yaşandıktan sonraysa iş işten geçmiş demektir.

Bu yüzden olayın yeniden canlandırılmış biçimini sunmanın bir anlamı yoktur çünkü olayın kendisini sunabilmek imkansızdır. Örneğin 11 Eylül olayı önce gerçekleşmiş ve ardından olasılıklarla, nedenler üretilmiştir. Bütün söylevler onu açıklamaya çalışmıştır. Oysa olayın öngörülmesi ne kadar imkansızsa, yeniden canlandırılması da o kadar olanaksızdır. Keza CIA uzmanları saldırının gerçekleşmesinden önce konuyla ilgili bütün bilgilere sahip olmakla birlikte böyle bir olasılığa inanmamışlardır. Çünkü bu düşgücünün sınırlarını aşıp geçen bir şeydi. Bu türden olaylar her zaman düşgücünün sınırlarını aşıp geçmiştir. Böyle bir olay akla gelebilecek tüm olası nedenlerin ötesine geçmektedir ( Svevo’ya inanmak gerekirse bu nedenler dünyayı kendine haline bırakmak istemeyen bir yanlış anlamanın ürünüdür).
Bu durumda haber tarafından sunulan olay-olmayan-olayın ötesine geçerek, ona karşı direnen şeyin ne olduğunu tespit etmek gerekmektedir. Bir şekilde olaydaki “geçer akçe” tespit edilmelidir. Olayı etkisiz hale getirmekten başka bir şey yapmayan tüm yorum ve sahneye koyma biçimlerinin nesnel bir çözümlemesi yapılmalıdır.

Yalnızca haber niteliğinden arındırılmış olayların (bizim de katkımızla) düşgücümüzü inanılmaz bir şekilde harekete geçirebildikleri söylenebilir. Yalnızca bu olayların “gerçek” olarak kabul edildikleri çünkü onları doğrulayacak bir şey ya da birilerinin olmadığı söylenebilir. Bu yüzden de düşgücümüz onlara karşı hiçbir şekilde direnmemektedir.
Habere doymak bilmeyen insanlar olduğumuz için yaşadığımız düş kırıklığının da bir sınırı yok zira iletişim araçlarının gücüne oranla sunulan haberin düzeyi insanı umutsuzluğa sürükleyecek kadar zayıftır. Bu orantısızlıksa en sıradan olay ya da felaketin değerini hızla düşürüp, yok eden bir zorunluluğa yol açmaktadır.

Kalabalıkları şu ya da bu nedenle (Diana’nın ölümü, Dünya Kupası,vs) peşinden sürükleyip götüren bulaşıcı duygusallığın başka bir nedeni yoktur. Bu bir röntgencilik ya da psikolojik rahatlama olayı değildir.
Bu ahlaksız bir duruma karşı gösterilen doğal tepkidir çünkü aşırı miktarda haber gerçek olayda bir benzeriyle karşılaşmadığımız ahlaksızca bir duruma yol açmaktadır. İnsan otomatik olarak yaşamı inanılmaz bir şekilde sıradanlaştıran haber programlarının, bu sıradanlığa bir son verecek muazzam, baştan çıkartıcı bir haber vermesini arzulamaktadır. İnsan kendini bu anlam diktatörlüğüyle nedenler adlı zorunluluğun elinden kurtarıp, akıl havsalaya sığmayacak türden olaylar düşlemektedir.

Çünkü biz aynı zamanda aşırı anlam bolluğuyla, kusursuz bir anlamsızlığın yol açtığı bir korku düzeni içinde yaşıyoruz.
Toplumsal ve kişisel yaşantının sıradanlığı içinde bu abartılı olaylar Lévi-Strauss’a göre dil düzeyindeki abartılı gösterenin eşdeğerlisidir. Çünkü dile simgesel bir işlev kazandıran şey gösterenleridir.
Olay arzusuyla olay-olmayan-olay arzusu: Bunlar her biri diğeri kadar güçlü ve aynı andalık özelliği taşıyan iki içtepidir.
O coşku ve dehşet karışımı atmosferle belli edilmemeye çalışılan heyecan ve pişmanlığın nedeni de zaten budur.
Bizi peşinden koşturan bu heyecanın kökenindeyse ölümün kendisinden çok olayın öngörülememe özelliği vardır.

İleri sürülen bütün kanıtlar kesinlikle, bu açıklanamaz olay ve şeylere özgü düzenlerin tümünü allak bullak etme arzusunu gizlemeye çalışmaktadırlar.
İyilik ve Kötülük arasındaki güç dengesinin, gizli bir oyun kuralı gereği tamamıyla rastlantısal denilebilecek bir olay (doğal felaket örneklerinde olduğu gibi) şeklinde aniden ortaya çıkan Kötülük tarafından yeniden oluşturulmasını öngören günahkarca bir arzu.

Ahlaki bir içeriğe sahip tüm protestolarımızla, Kötülüğün, bu her şeyi otomatik bir şekilde tersine çevirme gücünün, ahlaksızlık olarak nitelendirilebilecek büyüleyiciliği arasında doğru bir orantı vardır.
Diana’nın “gösteri toplumunun” kurbanı, bizimse bu ölümün pasif röntgencileri olduğumuz söylenmektedir. Oysa bu olay sanıldığından çok daha karmaşık bir dramatik yapıya sahiptir. Diana bile (teşhirciliğe özgü terimlerle) bu kolektif çaba ürünü senaryonun suç ortağıdır. Medyanın da çanak tutmasıyla, bu olayda, kitleler kamusal yaşamla Lady Di’nin özel yaşamının gerçek bir reality-show’a dönüşmesinde doğrudan bir rol oynamışlardır.

Burada paparazziler, bu ölümcül karşılıklı-etkileşim sürecini medyayla birlikte yönlendirirken, sergilediğimiz arzunun yoğunluğu iletişim araçları için bir tür uyarıcı görevi yapmıştır – biz aynı zamanda hem izleyici kitlesi hem de iletim aracı, hem iletim hem de elektrik ağının ta kendisiyiz.
Oyuncu ve seyirci ayrımının ortadan kalktığı bu evrende herkes aynı gerçekliğin, aynı sorumluluk çarkı ve yazgının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumdadır. Bu kolektif arzunun ta kendisidir.Burada da Stockholm sendromuna yakın bir noktada bulunduğumuz yani haberlerin rehinesi olduğumuz ancak bu rehin alma eylemini gizlice onayladığımız söylenebilir

Sıra dışı bir olaya tanık olmayı ne kadar yoğun bir şekilde arzuluyorsak; bizi yaşamdan soğutan ve tahammülü güç bir durum olan olaysız bir dünyada yaşamayı, düzenin bozulmaması ve hiçbir şeyin yerinden kımıldamamasını da o ölçüde arzuluyoruz – bunun doğal uzantısı: coşku ve dehşet gibi çelişkili duygular ve ani iç sarsıntılarıdır.
Bu yüzden de iki çözümleme tipine başvurmak gerekmektedir. Bunların biri sıra dışı olayın inanılmaz yanlarıyla ilgilenirken, diğeri onu sıradanlaştırmaya çalışacaktır. Biri Ortodoks diğeriyse paradoksal bir düşünceye benzeyecektir. Bu ikisi arasına eleştirel düşünceyi sokabilmek olanaksızdır.

Biz istesek de istemesek durum giderek daha tehlikeli bir hal almaktadır. Bunun kötülüğün bir sonucu olduğunu düşündüğümüz takdirde- zira kötülük tüm uzlaşma olasılıklarının ortadan kalkarak yerini aşırı uçlar arasında bir çatışmaya bırakmak demektir- bu durumun bilincine varmak ve onunla mücadele etmek gerekmektedir.
Bu iki seçenekten birini tercih edemeyiz.

Olay ve olay-olmayan-olay bizi aynı anda hem bir mıknatıs gibi kendilerine çekiyor hem de midemizi bulandırıyorlar. Tıpkı Hannah Arendt’a göre gerçekleştirdiğimiz her eylemde karşımıza öngörülemeyecek ve karşılık verilemeyecek türden bir şeylerin çıkması gibi.

Ancak günümüz dünyası (karşılık verilemeyen=) tek yönlü bir sanal gelişmenin egemenliği altındadır. Bütün dünyayı denetleyebilen ve teknoloji aracılığıyla her yere ulaşabilen bu gelişmenin yanı sıra, bir tedbir alma zorbalığı ve kusursuz güvenlik tekniklerini bir kenara koyduğumuzda geriye öngörülemeyenle olayın ortaya çıkma olasılığından başka bir şey kalmamaktadır.
Mallarmé bir zamanlar: Günün birinde kusursuz bir zar atma tekniği geliştirip, istediğiniz sayıları atabilirsiniz ancak rastlantıya bir son veremezsiniz demişti. Bir başka deyişle rastlantıya son verebilecek kusursuz bir zar atışı söz konusu olmadığından, sanal programlamanın olaylara asla bir son veremeyeceği düşünülebilir.

Elinden kaçmanın mümkün olmadığı bir olaydan kaçıp kurtulmamızı sağlayacak kusursuz bir teknik ve tedbir aşamasına asla ulaşılamayacaktır.
Küresel düzenin ürkütücü monotonluğuna karşın, insanı ürkütecek cinsten olayların gerçekleşme şansı her zaman vardır.

Bu durumun en güzel metaforu, hiçbir şeyin olup bitmeyeceğini kaydetmek, olay-olmayan-olayın filmini çekmek amacıyla kamerasını 2001 Eylül ayı boyunca Manhattan yarım adasının karşısına yerleştiren şu video sanatçısıdır.
Hiçbir şeyin olup bitmeyeceğine inandığı bir sırada İkiz Kulelerle birlikte sıradanlığın da darman duman oluşuna tanık olmuştur.



Jean BAUDRILLARD

Çeviren: Oğuz ADANIR
(Bu metin Baudrillard'ın 28 Nisan 2004 tarihinde İzmir'de yaptığı konuşmanın çevirisidir.)



Share/Save/Bookmark