Yalandır kısalığı yaşamın... Ve özellikle insan dediğimiz şey, inançlı bir insan soyunun parçasıysa... Edip Cansever ...

Önemli olan Tanrı’nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. İnsan denen bir enstrüman. Ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı’da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir… Hakan Günday

Goran Bregović- Death (Emir Kusturica-Arizona Dream 1993)



"Küçük bir kızken hep evin tepesinde uçmak isterdim.Geceleri gözlerimi kapatıp çatıda olduğumu ve annemle babamı yatakta seyrettiğimi hayal ederdim. Sonra çatıdan sıçrayıp...uçardım...Bütün komşular uyurken ben havada süzülerek camlarından içeriye bakardım.Uçardım ve...ağaçlarda dinlenirdim.Yapabileceğimi biliyordum ama onlara hiç söylemedim.Birileri bir kez öğrenince...seni düşürebilirler...." Elaine Stalker (Faye Dunaway)Arizona Dream 1993 Emir Kusturica

Beğenip beğenmeme kaygısına geciken bir teşekkür... Teşekkürler hayatım...

Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor (Yitikmavi)*
Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki
Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda
Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi
Boş vermiş de sanki oyunun kurallarına
Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına
Azıcık vakit kalmış
Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar
Gövdenin yazgıya başkaldırması mı
(Yitikmavi'nin)*
Başkaldırması mı yoksa?

Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi?

Edip Cansever Acaba Şiirinden bir kesit...

**Orjinali (Ruhi Bey)

Share/Save/Bookmark

Karışık Saptamalar "Vermischte Bemerkungen"...


Salvador Dali - The Hallucinogenic Toreador, c.1970

"İmgelem, geleceğin dünyasını ya yükseklere çıkarır, ya derinlere yerleştirir, ya da bizimle bağıntılı olarak bir ruh göçüne sürükler. Uzayda yolculukların düşünü kurarız - oysa uzay, bizim içimizde değil mi? Ruhumuzun derinliklerini tanımıyoruz - Gizemli olan, yolunu iç dünyamıza doğru sürdürmekte. Sonsuzluk, bütün dünyalarıyla, geçmişle ve gelecekle, sadece içimizdedir, başka hiçbir yerde değildir. Dış dünya, sadece bir gölgeler dünyasıdır - gölgelerini ışığın dünyasına yansıtır. Şimdi içimiz, bize doğal olarak çok karanlık, yalnız, biçimden yoksun görünüyor - Ama bu kararma geçtiğinde, ve gölge cisim kayıp gittiğinde, bize ne kadar farklı gelecek - O zaman her zamankinden çok daha fazla haz alacağız, çünkü ruhumuz yokluk çekti. "1




"Günlük yaşamımız, bir sürü koruyucu ve sürekli yinelenen eylemden ibarettir. Alışkanlıklardan oluşma bu çember, yalnızca asıl araca, yani yeryüzü yaşamımıza ulaşmaya yarayan bir alt-araçtır - burada sözü edilen yeryüzü yaşamı da varoluşun pek çok biçimlerinden meydana gelen bir karışımdır.

Gözlerinde at gözlüğü bulunanlar, sadece günlük denilebilecek bir yaşam sürdürebilirler. Onlar için tek amaç, göründüğü kadarıyla yeryüzü yaşamıdır. Her şeyi bu yeryüzü yaşamı uğruna yaparlar. Bunların arasına şiiri sadece bir tür gereklilik gibi karıştırırlar, çünkü günlük yaşam akışlarının belli kesilmelerine de alışkındırlar ... "2

1 Novalis, agy., No. 17.

2 Novalis: Vermischte Bemerkungen, No. 76.


Novalis/Geceye Övgüler...

Share/Save/Bookmark

Edebiyatta Romantizm Üzerine...

Bugün Romantizm kültür tarihi açısından değerlendirilirken, yapılan ilk saptamalardan biri onun Fransız Devrimi'nin ve Aydınlanma'nın aşırı akılcılığına, endüstrileşmenin ve madde bağımlılığının yol açtığı kültürel tekdüzeleşmeye bir tepki olduğunun vurgulanmasıdır. Bu tutumuyla Romantizmin ve onun en önemli kurucularından sayılan Novalis'in bugün bağlamında nelerin haberciliğini yapmış olduğu, günümüzdeki bazı uzantılara dikkatle eğilindiğinde daha iyi anlaşılabilmektedir. Novalis'ten yaklaşık yüz yıl sonra yaşayan ünlü Avusturyalı yazar ve düşünür Stefan Zweig, "Dünyanın Tekdüzeleştirilmesi" başlıklı ve 1925 tarihli olan, yani Novalis'in ölümünden 124 yıl sonra kaleme aldığı bir denemesinde şu görüşlere yer verir:

*"Günümüzde ulusların bireysel örf ve adetleri giderek aşınmakta; giysiler üniformaya dönüşmekte, adetler ise evrensel düzleme kaymakta. Ülkeler sanki gittikçe artan ölçüde birbirlerinin içine itilir gibi; insanlar eylemlerini ve canlılıklarını belli bir şemaya göre sergiliyorlar, kentler dış görünüş bakımından birbirlerine gittikçe daha çok benziyorlar. Bu bağlamda Paris'in dörtte üçü amerikanlaştı, Viyana, Budapeşte olup çıktı; kültürlerde kendine özgülüğün o kendine özgü rayihası gittikçe azalmakta; değişik renkler gittikçe daha hızlı dökülüyor ... altından ortaya mekanik bir işleyişin çelik rengi manivelası, modern denilen dünya aygıtı çıkıyor ... "
Zweig, bu girişin ardından, tek tek kültürlerin aşınarak/aşındırılarak, kendi zamanında henüz icat edilmemiş, ama bugünün gözde kavramı olan küreselleşmeye kayışın ne gibi sonuçlar verdiği üzerinde de duruyor:

*"Bilincine bile varılmaksızın, ruhlar arasında sakıncalı bir türdeşlik, yoğunlaştırılmış üniformalaştırma içgüdüsü aracılığıyla bir kitlesel ruh doğuyor ... bireysel olan, tip lehine yıkıma sürükleniyor. Söyleşi, konuşma sanatı yozlaştırılıyor ... edebiyatta hızlı modanın, 'sezonun başarılı kitabının' modası geçerli. Daha şimdiden artık insanlar için kitaplar değil, fakat giderek artan ölçüde 'sezonun kitabı' düşünülüyor.."
Zweig'ın bu tekdüzeleşme, bireysel yapıları yitirme yıkımı için öngördüğü kurtuluş yolu, kendisinden yüz yıl önce, yani dünyanın henüz böylesine tekdüzeleşmediği bir zaman parçasında yaşamış Novalis'inkinden çok farklı değildir:

*" ... bu durum karşısında yapabileceğimiz tek bir şey kalıyor: Kendimize kaçmak. İnsanın elinden dünyada bireysel olanı kurtarmak gelmez, insan sadece kendi içindeki bireyi savunabilir. Düşünce insanının en
büyük edimi, her zaman özgürlüktür, düşünceler karşısında, nesneler karşısında, kendi kendisinin karşısında özgür olmaktır. Ve bizim de görevimiz işte budur: Başkaları gönüllü olarak kendilerini bağımlı kıldıkları ölçüde, kendimizi daha özgür kılmak! Başkalarının eğilimlerinin tekdüzeleştiği, tek bir yolla yetindiği, makineleştiği ölçüde, ilgi alanlarımızı çok daha zenginleştirerek düşünce dünyasının bütün göklerine yaymak! ... bilmeye çalışmak ve ondan sonra bize ait olmayanı bilerek red etmek, kendimiz için zorunlu gördüğümüzü de yine bilerek korumak. Çünkü, ancak, bu dünyanın gittikçe artan tekdüzeliğine ruhumuzla da karşı çıktığımız takdirde, bu dünyada yıkılamaz olanın, her zaman tüm değişimlerin ötesinde kalanın sadık sakinleri olabiliriz ... "

* Stefan Zweig: Die Monotonisierung der Welt - Aufsatze und Vortrage, Bibliothek Suhrkamp, Frankfurt a.M. 1976, s. 7vd.


Kaynak : Novalis/Geceye Övgüler ( Ahmet Cemal Önsözü)

Share/Save/Bookmark

The name of the rose "Gülün Adı"...





Gülün Adı
Yönetmen Jean-Jacques Annaud
Yapımcı Bernd Eichinger
Senarist Umberto Eco (Roman)
Müzik James Horner
Oyuncular Sean Connery, Christian Slater, Michael Londsdale, F.Murray Abraham
Ron Perlman, Valentina Vargas, Görüntü yönetmeni Torino Delli Colli,






-Muhtemelen keşişlerden biri iyilikleri karşılığında onu şu köylü kızına vermiştir.
-Kız mı? Şey, ne...
-Buradan hızla koşup çıkarken gördüğüm kız.
-çok çirkin bir keşiş olmalı.
-Neden çirkin?
-Genç ve yakışıklı olsaydı hiç şüphesiz kız ona bedensel iyiliğini karşılıksız yapardı.




-Efendim. Siz hiç aşık oldunuz mu?
-Aşık mı? Evet. Birçok defa.
-Öyle mi?
-Evet, elbette. Aristo'ya, Ovid'e, Virgil'e...
-Hayır, hayır. Benim kastettiğim
-Aşkla şehveti karıştırmıyor musun?
-Öyle mi?
-Bilmiyorum. Yalnızca onun iyiliğini istiyorum. Mutlu olmasını istiyorum. Onu yoksulluktan kurtarmak istiyorum.
-Ulu Tanrım.
-Neden “Ulu Tanrım”?
-Sen aşıksın.
-Bu kötü mü?
-Bir keşiş için bazı sorunlar yaratır.
-Ama Aziz Thomas Aquinas aşkı tüm diğer erdemlerden üstün tutmaz mı?
-Evet. Tanrı aşkını, Adso. Tanrı aşkını.
-Ya bir kadının aşkı?
-Kadın hakkında Thomas Aquinas çok az şey bilirdi. Ama Kutsal Kitabın sözleri çok acık.
Özdeyişler bölümü bizi uyarır.. “Kadın, erkeğin değerli ruhunu ele geçirir. “ Vaiz bölümü de, “Ölümden daha acı olan şey kadındır. “ der.
-Evet, ama...
-Siz ne düşünüyorsunuz efendim?
-Ben elbette, bende senin tecrübenin avantajı yok. Ancak Tanrı'nın böyle fena bir varlığı ona bazı erdemler bahsetmeden evrene takdim etmiş olabileceğine kendimi inandırmakta güçlük çekiyorum.
Hayat aşksız ne kadar huzurlu olurdu, Adso. Ne kadar güvenli.Ne kadar sakin.Ve ne kadar yavan.




“Üstadından fazla kötü örnekler öğrenmemeye bak. O fazla düşünüyor. O her zaman kalbinin kehanet gibi yetenekleri yerine aklının çıkarsamalarına güveniyor. Zekanı kontrol altına almayı öğren. Peygamberimizin acılarına ağla! Ve o kitapları çöpe at!”




-Daha kaç oda var acaba? Daha kaç kitap? Kimsenin bu kitaplara serbestçe başvurması yasaklanmamalı.
-Belki fazla değerli, fazla hassas oldukları düşünülüyordur.
-Hayır. Sebep bu değil, Adso.
-Bizimkinden farklı bir ilim ve Tanrı kelamının yanılmazlığından kuşku duymamızı teşvik edecek fikirler içerdikleri için.




“Aşk bir hastalık olarak ortaya çıkmaz. Ama saplantı halini alırsa hastalığa dönüşür. Müslüman teolog Ahmed Hasim der ki.. Mecnun kimse iyileşmek istemez. Rüyaları düzensiz nefeslere ve nabzın hızlanmasına yol açar. Melankolik aşkı, kurbanlarının kurt gibi hareket ettiği bir hastalık olan likantropi ile özdeşleştirir.Aşığın dış görünüşü değişmeye başlar. Kısa süre sonra gözleri görmez olur, dudakları büzüşür. Yüzü sivilce ve kabuklarla kaplanır. Yüzünde bir köpeğin ısırığına benzeyen izler olur ve günlerini mezarlıklarda gezinerek gecelerini ise bir kurt gibi geçirir. “




-Bu manastıra geldiğinden beri birçok şey keşfettin. Ama labirente acılan kestirme
yol onlar arasında değil. Şimdi, istediğin nedir?
-Hiç yazılmadığını söylediğin Yunanca kitabı görmek istiyorum. Tamamen komediye adanmış senin kahkaha kadar nefret ettiğin kitabı. Aristo'nun Poetika kitabının ikinci cildinin belki de geriye kalan tek kopyasını.
-William, senden ne muhteşem bir kütüphaneci olurdu. İşte hak ettiğin ödülün. Oku. Sayfa sayfa oku sırlarını. Sen kazandın.

Yaklaşın, şimdi!

“Şimdi komedinin bayağı insanları kullanarak ve onların kusurlarından zevk alarak, gülmekten aldığımız keyfi teşvik edişini tartışacağız. “

Değerli kardeşim, komediden bahseden pek çok kitap var. Neden bu seni bu kadar korkutuyor?

-Çünkü o Aristo'nun eseri. -Adso, bu taraftan.

-Fakat gülmeyi bu kadar korkutucu kılan nedir?

-Gülmek korkuyu öldürür. Ve korku olmadan inanç olamaz. Çünkü şeytan korkusu yoksa, Tanrı'ya ihtiyaç kalmaz.

-Ama o kitabı yok ederek gülmeyi yok edemezsin.

- Hayır, elbette. Gülmek basit insanların eğlencesi olarak kalacak. Ama ya bu kitap yüzünden, bilgili insanlar her şeye gülmenin kabul edilebilir olduğunu söylerse? Tanrı'ya gülebilir miyiz? Dünya yeniden kaosa sürüklenir. Bu yüzden, söylenmemesi gerekeni mühürleyeceğim ve mezarı ben olacağım.



“Doğaya hükmedebilmek için, önce ona itaat etmeyi öğrenmek gerekir.”

“Doğal bir açıklama getiremediğiniz için kesişleriniz bu duvarlar arasında doğaüstü bir güçten kuşkulanıyor.”

“Ne yazık ki, korkularım gençliğimden gelen hayal gücümün ürünü değildi.”

-Sizce burası Tanrı'nın terk ettiği bir yer mi?
-Sen hiç Tanrı'nın kendini evinde gibi hissedeceği bir yer biliyor musun?

“Bir keşiş sessiz olmalı. Sorulana kadar düşüncelerini söylememeli. Bir keşiş gülmemeli. Çünkü kahkaha ile sesini yükseltenler ancak aptallardır. “

“Çok bilgelikte çok acı vardır ve bilgisini artıran acısını da artırır. “

“Demek istediğim; beden, doğaya uygun olarak da tahrik olabilir ona aykırı olarak da.”

“Esriyerek hayal görme ile günahkar delilik arasındaki adım çok kısa.”

-Gülmek, yüz hatlarını bozan ve insanları maymuna benzeten şeytani bir rüzgardır.
-Maymunlar gülmez. Gülmek insana özgüdür.

“Bayağı insanları kullanarak onların kusurlarından zevk al... “

“Şeytana ait gördüğüm tek kanıt herkesin onu işbaşında görme isteği.”

“Sıçanlar parşömeni alimlerden de çok seviyor.”

“Ve kuşku, Adso, inancın düşmanıdır.”

“Üstadım basit insanların daima her şeyin bedelini ödediğini söyler.”

-Bu manastırın şimdiye dek olan ve hep olması gereken görevine dönelim.
-Bilginin korunması “Korunması” diyorum, “aranması” değil. Çünkü bilgi tarihinde hiçbir ilerleme yok. Yalnızca sürekli ve aşırı tekrarlama var.

-Latince'deki “idolum” değil, Yunanca'daki “eidolon”. Anlamı “görüntü” ya da “yansıma”. Bizim yansımamız.

Share/Save/Bookmark

Solyaris 1972 (Solaris)

İnsan doğa tarafından kendi yollarıyla öğrenebildiği için yaratıldı. "Gerçek" için sonsuz arayışında insan bilgiye mahkum edilmiştir.







Yönetmen : Andrei Tarkovsky
Oyuncular : Natalya Bondarchuk, Donatas Banionis, Jüri Järvet, Vladislav Dvorzhetsky
Yapım Yılı 1972
Dil Rusça
Türü Bilimkurgu









Utanç,insanlığı kurtaracak olan duygu...



300 metrenin altına ilk indiğimde, artan rüzgar yüzünden irtifayı korumakta zorluk çektim. Tüm dikkatimi gemimin yönetimine vermiştim. Kabinden dışarıya bakmıyordum. Sonuçta, bir sis kümesine girdim.

-Sıradan bir sis miydi?

Tabii ki hayır. Koloidal ve yapışkan görünüyordu. Tüm pencereleri kaplamıştı. Sisin direnci yüzünden, irtifa kaybetmeye başladım. Güneşi göremiyordum, ama güneşin bulunduğu yönde
sis kırmızı biçimde parlıyordu. Yarım saat sonra geniş, açık bir boşluğa çıktım. Neredeyse daire biçiminde, bir kaç yüz metre çapında. Bu noktada, Okyanusta bir değişiklik gördüm. Dalgalar görünmez oldu. Bulanık yama görünümlü yerler hariç, yüzey saydamlaştı. Suyun altında sarı, sümük gibi bir şey katılaşıyordu. İnce şeritler halinde yükseliyor ve cam gibi parıldıyordu. Sonra kaynamaya, köpürmeye ve sertleşmeye başladı. Şeker pekmezi gibi görünüyordu. Bu tortu ya da balçık geniş yumrular halinde topaklandı ve yavaşça değişik şekillere dönüştü. Sisin içine çekilmeye başladım, buna karşı bir süre direndim. Aşağıya doğru tekrar baktığımda, bir tür bahçe gördüm.

-Bahçe mi? Dikkat edin, lütfen.

Bitki örtüsünü, çalıları, akasya ağaçlarını, dar patikaları görebiliyordum. Hepsi aynı maddeden yapılmıştı.

-Peki bu bitkilerin yaprakları var mıydı? Şu çalılar, akasyalar?

Hayır, hepsinin gerçek boyutlarında ve plastikten yapıldığını söyleyebilirim. Sonra her şey çatlamaya kırılmaya başladı. Sarı çamur deliklerden dışarıya püskürmeye başladı. Her şey hızla kaynamaya başladı ve köpük belirdi.

-Kimdi o?
-10 yıl önce ölmüştü.
-Gördüğün şey onun hakkındaki düşüncelerinin cisimleşmiş haliydi. Adı neydi?
Hari.
-Her şey radyasyonla denemelerimizle başladı. Okyanus'un yüzeyini güçlü X-ışınlarıyla vurduk.
-Ama o...
-Aklıma gelmişken, kendini şanslı sayabilirsin. Her şeye rağmen, bu kadın senin geçmişinin bir parçası. Ya daha önce hiç görmediğin ama, tasarladığın ya da düşlediğin bir şey olsaydı?
-Anlayamadım.
-Anlaşılan Okyanus, güçlü radyasyonumuza hayrete düşüren bir yanıt verdi. Zihinlerimize sondaj yaptı ve bellek adaları gibi bir şey çıkardı.
-Geri dönecek mi?
-Dönecek ve dönen o olmayacak.
- İkinci Hari Sonsuz sayıda olabilir.
-Beni neden uyarmadın?
-Bana inanmazdın ki.

-Ne oldu?
-Yeniden doğuş yavaşladı. İki-üç saatliğine konuklarımızdan kurtulabiliriz.
-Gecenin bir yarısı bunu söylemek için mi geldin?
-Ne için geldiğimi söyleyeyim. Sartorius ve ben şöyle düşündük: Eğer Okyanus konuklarımızı bizden rüya gördüğümüz sırada türetiyorsa belki uyanıkken ki düşüncelerimizi kullanmamız daha mantıklı sonuçlar doğurabilir.
- Nasıl?
- Radyasyon ışınlarıyla.
-Belki (Okyanus) bizi anlar ve o can sıkıcı hayaletlerden kurtarır.
- Yine mi bilimin yüceliği hakkındaki şu gülünç x-ışını vaazları?
-Işınları içimizden birinin beyin dalgalarına göre ayarlayacağız. Ve tabi o "içimizden biri" ben olacağım. Bir ensefalogram! Tüm düşüncelerimin bir yazılı dökümü! Ya aniden onun ölmesini dilersem? Yok olmasını! Her şeyi emanet etmek istersem şu jöle kütlesine?
-O ruhumu zaten istila etti.
-Kris, zaman kaybediyoruz.
-Sartorius başka bir proje daha öne sürüyor: İmha Edici.
-Nötrino sistemlerinin kendi kendilerini yok etmesi.
-Nedir bu? Şantaj mı?
-Onu ensefalogram ile başlamaya ikna ettim. Ama şimdilik bunu unutalım.

-Biraz uyu.

-Nasıl uyunur bilmiyorum. Bu uyku değil. Her nasılsa etrafımda. Sanki (kaynağı) tam olarak içimde
değil de çok uzakta bir yerdeymiş gibi. Muhtemelen yine bir tür uyku.

-"Gece gelirler. Ama insan bazen uyumak zorunda."

-İşte bütün mesele. İnsanlık uyuma yeteneğini kaybetti.

-Sen daha iyi okursun. Ben biraz heyecanlıyım.

-"Efendim, bildiğim bir şey varsa o da şudur: Ben Ben uyurken, korku, umut, dert, mutluluk nedir bilmem. Uykuyu icat edene hayır dualar olsun. Her şeyi satın alan , çoban ile kralı, aptal ile
zekiyi eşitleyen ortak para birimini. Uykuya dair bir tek kötü şey var. Ölüme çok benzediğini söylerler."


Bilim mi? Boş laf.

İçinde bulunduğumuz durumda, sıradanlık ve deha aynı derecede yararsız. Evreni fethetmekle ilgilenmiyoruz. Dünya'yı evrenin sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Öbür dünyalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Bir aynaya ihtiyacımız var. "Bağlantı" için çabalıyoruz, ama onu asla bulamayacağız. Korktuğu ve ihtiyaç duymadığı bir amaç uğruna gayret sarf eden o "ahmakça insanlık durumu"ndayız. İnsanın insana ihtiyacı var.


Kris Kelvin'in ikinizden daha tutarlı olduğunu düşünüyorum. Gayrı insani koşullarda,
insanca davrandı. Ve siz, konuklarınızı -bize bu ismi vermişsiniz- harici bir şey ya da bir engel
gibi görüyorsunuz. Ama onlar sizin bir parçanız. Onlar sizin vicdanınız. Ve Kris beni seviyor.
Belki de beni sevmiyor, belki sadece kendisini koruyor. Benim canlı kalmamı istiyor. Asıl nokta bu değil. İnsanın neden sevdiği önemli değildir. Sebep herkes için farklıdır. Kris değil. Sizsiniz.

- Hepinizden nefret ediyorum.
- Size sormak istiyorum...

-Sözümü kesmeyin. Ne de olsa bir kadınım.

-Sen bir kadın değilsin, bir insan değilsin. Herşeyi anlama yeteneğin varsa, bunu da anla.

-Hari artık yok. O öldü. Sen sadece bir röprodüksiyonsun, mekanik bir röprodüksiyon. Bir kopya. Bir kalıp.

-Evet. Olabilir ama ben bir insana dönüşüyorum. Sizin kadar derinden hissedebiliyorum. İnanın.
Şimdiden onsuz idare edebiliyorum. Ben onu seviyorum. Ben insanım. Siz siz çok zalimsiniz.
Kalk! Kalk hemen!

-Pek sevgili insanım. Hiçbir şey daha kolay olamaz. Tartışarak zaman kaybediyoruz. Vakarımızı ve insan karakterimizi yitiriyoruz.

-Hayır. İnsansın, ama kendi tarzında. İşte tartışmamızın nedeni.

-Umarım canınızı sıkmıyorumdur.

-Sen iyi birisin ama korkunç görünüyorsun. Gerçekten umudumu kaybettim. Bana birazcık yardım et. Daha fazlasını bilmek için kurulacak lanetli bir "temas" uğruna canından vaz geçmeye hazır bir adamın sarhoş olma hakkı yok mudur?

-Her şeye hakkı vardır.


- Onu seviyorum.
- Hangisini?

-Onu mu roketin içindekini mi? Onu uzaydan geri çekebilirsin. Tekrar ortaya çıkacak ve bu böyle devam edecek. Bilimsel bir sorunu basit bir aşk hikayesine çevirme. Bunun kötü biteceğine dair bir önsezim vardı.
-Ona yardım etmelisin. Dehşet bir şey, değil mi? Bu yeniden doğuşlara bir türlü alışamadım.

-Sorun ne?
-Hiçbir şey.

Dünya'ya geri dönmeyeceğim. Seninle bu istasyonda yaşayacağım. Anlıyor musun... Korkuyorum.
Bir hayli etkinlik gösteriyor gibi. Ensefalogramın yardımcı oldu. Bilirsin... Merhamet gösterdiğimiz zaman, kendi kendimizi harap ederiz. Hakikat olabilir... Istırap yaşamı kasvetli ve kuşkulu gösterir.
Ama bunu kabul etmiyorum. Hayır, kabul etmiyorum. Yaşam için vazgeçilmez olan aynı
zamanda yaşam için zararlı mı?

-Hayır, zararlı değil.
-Tabi ki değil..

-Tolstoy'u hatırlıyor musun? İnsanoğlunu bir bütün olarak sevmenin imkansızlığı üzerine çektiği ıstırabı?

Üzerinden ne kadar zaman geçti? Bir yolunu bulup çözemedim. Bana yardım et. Anla, seni seviyorum. Ama aşk asla izah edemeyeceğimiz ama deneyimleyebileceğimiz bir histir. İnsan aşk kavramını açıklayabilir. İnsan kaybedebileceğini sever: Kendini, bir kadını, bir vatanı. Bugüne dek aşk insanlık için, Dünya için elde edilemez oldu. Beni anlıyor musun, Snaut? O kadar azız ki.
Hepsi topu bir kaç milyar. Bir avuç! Belkide, insanları aşkın nedeni olarak deneyimlemek için buradayız. Ateşi var gibi.


Neden böyle işkence çekiyoruz?

Bence, evrensel anlamımızı kaybettik. Antik çağlarda yaşayanlar onu mükemmelen biliyordu.
Neden ve ya ne için diye hiç sormadı onlar. Sisifos efsanesini hatırla. Senin ensefalogramını
yayınladığımızdan beri, konuklardan hiçbiri geri dönmedi. Okyanusta anlaşılmaz bir şey
oluşmaya başladı. Yüzeyde adalar şekillenmeye başladı. Önce bir tane. Sonra ertesi gün
bir çok başkası ortaya çıktı.


Uzun zamandır mı buradasın?
- Hakkımdaki belgeleri görmüşsündür.
- Gördüm.
-İstasyonda bunca yıl yaşadıktan sonra hala aşağıdaki yaşamınla net bir bağlantın var mı?
-Dehşetli soruları seviyorsun. Yakında hayatın anlamını soracaksın sanırım.
-Dur biraz. Alaycı olma. O bayağı bir soru.

-İnsan mutlu olduğu zaman, hayatın anlamı ve diğer ölümsüz temalarla nadiren ilgilenir.
Bu sorular insanın ömrünün sonunda sorulmalı. Ama biz hayatın ne zaman sona ereceğini bilmeyiz.
Böyle acele etmemizin nedeni de bu. Acele etme. En mutlu insanlar bu lanetli sorularla ilgilenmeyenlerdir. Sormak daima bilme arzusundan. Henüz basit insanî gerçekleri korumak için gizeme ihtiyaç duyuyoruz. Mutluluğun, ölümün, aşkın gizemi.

-Haklısın belki. Ama şimdi bunu düşünmemeye çalış. Bunun hakkında düşünmek öleceğin
günü bilmek gibidir. O günü bilmek bizi ölümsüz yapmaz.

Peki, her neyse.


-Her halükarda, benim görevim sona erdi. Fakat sırada ne var? Dünya'ya dönmek mi?

Her şey yavaş yavaş normale dönüyor. Yeni ilgi alanları yeni tanışlar bile bulurum. Ama kendimi onlara tam olarak veremem. Asla. Irkımın on yıllardır anlamaya çalıştığı bu Okyanusla, hayali de olsa bir ilişki kurma olasılığını geri çevirmeye hakkım var mı? Burada kalmalı mıyım? İkimizin de dokunduğu bu nesnelerin arasında? Nefesimizin hatırasını taşıyan bu yerde?

Ne için? O'nun döneceği umudu mu? Ama bu umuda sığınamam. Bana kalan tek şey; beklemek.
Ne için olduğunu bilmiyorum. Yeni mucizeler için mi?

-Yorgun musun?
-Hayır, çok iyiyim.
-Biliyorsun, Kris...
-Bence Dünya'ya dönme zamanın geldi.

-Öyle mi düşünüyorsun?


* İleriye hareketimizin sınırlanması, geriye doğru hareketimizi kolaylaştırıyor.

* Rüzgarlı havada, kıpırdayan bir çalıyı yaşayan bir varlıkla karıştırmak kolaydır,

* Bilgi ancak ahlaki değerlere dayandıkça geçerlidir. Bilimi ahlaki ya da ahlak dışı hale getiren tek etmen insandır.

* Okyanus düşünen bir maddedir.
* Gizemli düzensizlikler başladığından beri hemen her zaman derin depresyon halindeydi.

* Korkmaktan daha kötü şeyler vardır. O umutsuzluktan dolayı öldü.

* İnsan doğa tarafından kendi yollarıyla öğrenebildiği için yaratıldı. "Gerçek" için sonsuz arayışında insan bilgiye mahkum edilmiştir.

* Bilirsin... Merhamet gösterdiğimiz zaman, kendi kendimizi harap ederiz. Hakikat olabilir... Istırap yaşamı kasvetli ve kuşkulu gösterir. Ama bunu kabul etmiyorum. Hayır, kabul etmiyorum. Yaşam için vazgeçilmez olan aynı zamanda yaşam için zararlı mı?

* Aşk asla izah edemeyeceğimiz ama deneyimleyebileceğimiz bir histir. İnsan aşk kavramını açıklayabilir. İnsan kaybedebileceğini sever: Kendini, bir kadını, bir vatanı. Bugüne dek aşk insanlık için, Dünya için elde edilemez oldu.

* Utanç -- insanlığı kurtaracak olan duygu.

* Bilirsin, sanki birisi bizimle oyun oynuyor. Ve bu sis ne kadar uzun sürerse sonuç senin için o kadar kötü olacak.

* İnsan mutlu olduğu zaman, hayatın anlamı ve diğer ölümsüz temalarla nadiren ilgilenir.

Andrei Tarkovsky

Share/Save/Bookmark

Azınlık-Azınlıklar...

Bir Çözümleme Denemesi (l)

1. Şimdiden belirtmekte yarar var: Bu yazıda söylediğim her şey, baştan düşünülebilir. Benimkinden başka bir düşün yapısal çerçeve içerisinde, bu çözümleme bambaşka bir kılığa girebilir. Böyle çözümlemelerin bile, yere, çağa bağlı olarak değişebilecek temellere oturduğu düşüncesine alışmamız gerektiğini düşünüyorum.

Nermi Uygur'a

1. "Azınlık", ancak, bir "Çoğunluk" ile bir arada ele alındıkta anlam taşır. "Azınlık", bir adlandır/ıl/madır. (2)

(2.) Kendini örtük olarak adlandırmakta olan bir çoğunluğun belirtik olarak adlandırdığı bir öbektir.

2. Azınlık ile Çoğunluğun bu nitelikleri, ancak, bir ölçüt'ten dolayı var olabilir; bu ölçütün çizdiği sınır içerisinde kalındıkça bu niteliklerden söz edilebilir.

3. Ancak bu sınır içerisinde, bu ölçüt gereği, bir arada ele alınınca var olabilecek Azınlık ile Çoğunluk, sayılara dayalı görünse de, ancak, sayının bir güç/baskı düzeneğinin işlemesine yol açması durumlarında sözü edilir bir karşıtlık haline gelir.

4. Bu düzeneğin işlemesi, Azınlık ile Çoğunluğun dörtlü imge dizgelerinin etkileşimiyle sıkı sıkıya ilişkilidir.

Bu kesinlemeleri irdelemeğe çalışalım.

1.1. Azınlık ile Çoğunluk, biri birilerinin değillemeleridir. Belirtik ya da örtük olarak dile getirilen bir bütünün parçalarıdırlar. (3)

(3.) /Azınlık/, çoğunluk için, bir düz değişmece değeri taşır: Hem onunla birlikte oluşturduğu bütünlük içerisindeki parça niteliğiyle, hem azınlığın her üyesini hiçbir bireysel özellik tanımayan toptancılığından ötürü- tek bir bütüne sokan niteliğiyle ...

Bir önerinin oya sunulduğu bir toplantıda oy verenler bir bütünü; bu oyların karar gücü taşıyacak sayısını vermiş olanlar bir çoğunluğu oluşturur; bu çoğunluğun dışında kalan oy verenler (karşı-oy verenler, çekimserler) kendi aralarında da bir azınlık-çoğunluk bölüntüsü gösterse bile, azınlık adını alır.(4)

(4.) Azınlık da, çoğunluk da, durmaksızın ürer, sürer, durmaksızın da kılık (ya da, özne) değiştirebilir.

Aynı birey, çeşitli çoğunluklarla çeşitli azınlıkların üyesi olabilir. Aynı anda, ya da, ayn ayn zamanlarda ...

Belli bir "niteleyici" adı taşıyan bir topluluk (ya da o topluluğun bir parçası) bir yerde çoğunluğu oluşturabilirken başka bir (ya da birer) yerde azınlık(lar) oluşturabilir. Bireyler de, topluluklar da, "yabancı" diye nitelenebilirler: Örneğin, bir "yabancı" ülkede ("yurtdışı"nda) bir birey de yabancıdır, böyle bireylerden oluşan bir topluluk da ... Ama böyle bir topluluk, içinde yaşadığı ülkenin -şu ya da bu biçimde- insanı olma kararını verirse (bu "karar", o ülkece de verilebilir), "yabancı" olmaktan Çıkıp "azınlık" durumuna geçecektir. Buna karşılık, o topluluğun üyesi olmayan, gene de onun (aynı) "niteleyici" adını taşıyan birey ya da topluluklar orada "yabancı" olarak kalacaktır.

Birey, siyasal bakımdan hem "yabancı" hem "azınlık üyesi" olamaz. Buna karşılık, "yabancı" olduğu bir ülkede "siyasal" olmayan birçok azınlığın en doğal, en tartışmasız üyesi olabilir. Belki de en çok görülebilecek durum, bireyin pek çeşitli çoğunlukların azınlığı, ya da, yabancısı, buna karşılık çeşitli azınlıkların "üyesi" olması durumu olur. (Mantıksal bir nedenden söz edilebilir mi bu durumda?)

Buna karşılık, siyasal birimin bu azınlık/çoğunluk bölüntüsünde önemli bir yer tutmakla birlikte her durumu açıklayabilmekten de çok uzak durduğu, sanırım şimdiden ileri sürülebilir.

Azınlık, yabancı olmayan bir "başka" bir "aykırı"dır. Siyasal birim açısından "sınır-dışı" edil(e)meyecek bir topluluktur. Ama ona "yabancı "lık yüklen(ebil)diği zaman sınır-dışı da edilebilir. Biraz sonra sözünü edeceğimiz "ölçüt", burada özel biçimde işlemektedir. Az ileride bundan yine söz edeceğiz.
1.1.1. Çoğunluğun karan, Azınlığın istemediğidir. Azınlığın verdiği oylar, çoğunluğun istemediğine verilmiştir.

1.1.2. Azınlığın kendi içinde bölüntü gösteriyor olması, Azınlık ya da Çoğunluk diye adlandırmanın toptancılığını, ayrıntı üzerinde durmazlığını gösterir. Verdiğimiz örnekte ya da herhangi bir seçimde, azınlıktakilerin, değişik tutumlan değişik oy verme biçimleriyle dile getirmelerine karşılık, çoğunluğun karşısında, "eninde sonunda" azınlık olması, bunu doğrular; çoğunluktakilerin aynı oyu verdikleri halde, birçok kez, neden, niye, niçin öyle oy verdiklerini açıklamak istemeleri de bunu doğrular.

1.1.2.1. Azınlıktakiler de, çoğunluktakiler de, kendilerini bölmüş olan eylemin (burada, oy verme eyleminin) iki değerliliği karşısında ayırtılardan söz ederek özellikler, öznellikler, bireysellikler koyuyorlarsa ortaya, bu toptancılıktan tedirgin olduklarını da, onu kabul ettiklerini de göstermektedirler.

1.2. Bu toptancılık, Azınlık ile Çoğunluğun biribirilerinin değillemeleri olmaları durumunun vazgeçilmez bir niteliği olarak ortaya çıkar. Dikkat edilecek nokta, iki değerden her birinin ancak ötekini değilleyerek anlam taşıyabileceğidir. Ayrıntılar, yani iki kesimden her birinin içinde belirebilecek ayrılıklar, karşı kesim açısından ancak ikincil, güdümün belirlenmesinde kullanılabilecek bir önem taşır. Her kesimin ötekine bir bütün olarak bakması, kendi bütünlüğünün de bir inancasını ortaya koyması demektir. Ama bu iki bütün, ancak bir arada oluşturulan daha büyük bir bütünün çelişen parçalarıdır.



2.1. Çünkü büyük bütünün bu ikiye bölünüşü, bir ölçütün getirdiği iki değerliliğe dayalıdır. Şöyle olan, düşünen, inanan eyleyenlerle, böyle olan, düşünen, inanan eyleyenler arasındaki ayırım, "şöyle"nin karşısındaki "böyle"nin ancak "şöyle olmayan (düşünmeyen, inanmayan, eylemeyen)" anlamını taşıyor olmasıyla anlam kazanır.(5)

(5.) Ölçüt gereği "bizden olan/bizden olmayan" biçiminde ortaya çıkan bölüntü, ölçüt alanı dışında görülmez; ya da, ölçüt gereği ortaya çıkan bölüntü pek çok alanda kendini gösterir ama gene de, temel bir alanda, ortadan kalkar: Azınlık da, çoğunluk da, örneğin, "yasalar karşısında eşittir"; yani, belli bir siyasal birimin uyrukları söz konusudur, yasalar çoğunlukça kabul edilip "ayırım"ı pek çok alanda sürdürse, azınlığa karşı çeşitli baskılar yasalaşsa da, -yani haklar açısından büyük eşitsizlikler yaratılsa da- en azından ödevler, yükümler açısından "eşitlik" gözetilir.

"Yabancı", o birimin uyruğu değildir. Aykırılığı zaten o "yabancı" niteliğinin bir parçasıdır. Uzun yıllar da otursa o ülkede, yabancı kalır; bir başka siyasal birimin bir parçası, uyruğu niteliğini sürdürdükçe yasalara uyması beklenir ama azınlığa yol açan "ölçüt" ona işlemez.

Durum kuramsal olarak budur. Ancak bu yabancı, ölçütün uygulanabileceği bir kişi olarak görülmek istenirse, yabancılığı göz önünde tutulur ya da tutulmaz, ama azınlığa karşı uygulanan yaptırımlar ona da -bir biçimde- uygulanır. Siyasal açıdan bulunan gerekçe, diplomatik ilişkileri zedeler görünse bile (en azından zamanla) bunalım tavsar, tavsatılır. "Kışkırtma" iki yanın da başarıyla kullanacağı "büyülü" sözlerden biridir.

Buna karşılık, azınlık üyesi bir kişinin ya da bir öbek insanın, yıllarla oluşturulmuş kalıcı birtakım "kurallarının çiğnenmesi" durumunda, siyasal birim "oyunun bozulduğuna" karar verebilir, o kişi ya da öbeğe karşı önlem almakla yetinmez, o azınlığın tümüne karşı önlem uygulamağa girişir.

Gerekçe, ödevler, yükümler karşısındaki "eşitliğin" bozulmuş olmasıdır. Artık tanımadıkları, tanımak istemedikleri ileri sürülen yasalar gereğince bu insanlar o yasaların, dolayısıyla siyasal birimin dışına çıkarılır. Ama başka bir siyasal birimin yasaları da kendilerini korumadığı için bu insanlar "ortalık yerde" kalakalırlar. Ne azınlıktırlar artık, ne de yabancı; ya da hem yabancı hem azınlıktırlar: Usa sığmaz bir durumdur bu ama bu durumda kalmış olanlar dışında, durumun usa sığmazlığı kimseyi şaşırtmaz. Çeşitli "sığınma" biçimlerine yol açılır, ya da, açılmaz!

Dünyanın (şu anda) pek çok yerinde, yukarıdan beri sözünü ettiğim durumlara örnek olacak olguları, herkes kolaylıkla bulur sanırım.

Azınlığın "başka"lığı ile yabancının "başka"lığı, bu noktada, bize pek önemli bir ayırım olarak görünüyor. Bütün söylediklerimiz bu ayırımın ne kadar kaypak olabileceğini ya da kaypak hale getirileceğini göstermeğe yaramış olsa da ...

2.1.1. Siyasal ya da dinsel inançlar söz konusu olduğunda ortaya çıkabilecek azınlık/çoğunluk bölüntüsünde, örneğin, ölçüt, tek başına, "siyasal inanç" ya da "dinsel inanç" mıdır? Bu soruyu deşmedikçe ölçüt konusunda bir şey söylememiz pek güç olur.

Derinin rengi, tek başına, ölçüt müdür?

Bir ulusal öbeğin adını taşıyor olmak, tek başına, ölçüt müdür?(6)

6. "Elbette değil!" diyesi geliyor insanın ... Ölçütler oynaktır, belirsizdir; her ölçütün, ardından sürüklediği çok karmaşık tepkiler vardır. Tamam ... Ama kimi ölçüt "elle tutulur, gözle görülür" türdendir, kimiyse ancak yazılı ya da sözlü olarak dile getirilmesi halinde "varlık" kazanır. Kimi zaman da ölçüt uydurulur, bir kuruntu olarak atılır ortaya. Bu ayrımlar önem taşıyabilir, irdelememizi daha da inceltirsek. Ancak, daha önemlisi, sanırım şu: Hiçbir ölçüt -tek bir sözcük ya da niteleme kalıbı olarak ortaya konduğu zaman bile (ya da, konduğu halde)- yalın değildir, karışıklığı içinde taşıyan bir anlam "salkımı"dır; başat gibi görünen anlam, düz anlam, pek çok yan anlamla çevrilidir, bu anlamlar da, durmaksızın, biribirine "bulaşır", biribirini etkiler. Ayırım ölçütü olarak ortaya atılan niteliğin, bu ölçütle ilişkisiz, hatta, bu ölçütle "çelişiklik" taşıdığı görülmesi gereken başka bir ölçüt açısından "güçlükler yarat/tığı/acağı", "aklı başında" görünen insanların duraksamaksızın -herhalde düşünmeksizin de ... - söyleyebilecekleri şeylerdendir.

En yalın ölçüt bile kolaylıkla karmaşıklaşır, kullanılmak istendiği için kullanılan, siyasal inandırıcılığı hiç mi hiç kalmayabilen bir siyasa aleti haline gelebilir. İşin kötüsü ölçütler karmaşıklaştıkça baskıya, kıyaya daha da elverişli olur.

Ölçütle varedilen ulamlardan birine kendini katmak, ölçütü kabul etmektir, o ölçütle yaratılan ayrımı kabul etmektir. Oysa "ölçütü" kabul etmediğini (insanların bu ölçüte dayanılarak "ayrı" görülmelerini "saçma" bulduğunu) söyleyen pek çok kişi, sırası geldiğinde bu ayırımı "doğanın gereği" imiş gibi görür, kabul eder, gösterir. Ölçüt, "nesnel" bir niteliği göstermekte değildir, aldanmayalım; ölçüt, seçilmiş bir ayırımın ölçütüdür.

2.1.1.1. Bu ayrımların ölçüt olmasının gerekli koşullarından biri, bireyler söz konusu olsa bile, bunların birey olarak değil, bir öbeğin üyesi olarak görülmesi (görülebilmesi, gösterilmesi, gösterilebilmesi) ... (7)

(7.) Bizim açımızdan "soğuk" bir örnek vermeğe çalışıyorum:

Venedik şehri'ni düşünüyorum; şehir dışını, bölgeyi göz önüne hiç almaksızın ... Gezmenlerin ortalığı "bastığı" bir günü düşünelim ... Sayıca, Venedikliler, o gün, azınlıkta kalabilir kolaylıkla! ... Ama "ev sahibi" niteliklerinde herhangi bir değişme olmaz. "Yabancılar" bir öbek olarak da görünebilir, "Japon", "Alman", "Türk", "Amerikalı" olarak bölümlenebilir de. Bir Türk, "1 Türk"tür ama o anda Venedik'te bulunmakta olan Türkler'den biri olarak düşünülürse, sayıca azınlık oluşturan bir öbeğe bağlanır. Bu "yabancılar"ın hepsi yabancı'dır. Venedikliler bunların karşısında kendilerini "ev sahibi" diye görür, azınlık ya da çoğunluk terimleri içerisinde düşünmezler. Ama Venedikliler arasında, gezmenin çok geldiği mevsimde Venedik'e çalışmağa gelmiş (başka bölgelerden gelmiş) insanlar olabilir. Bunlar "İtalyan"dır ya da "değildir". İtalyan olanlar, Venedik bölgesinden gelmişse "yerli"dir, İtalya'nın ortasından, güneyinden gelmişse "biraz" yabancıdır. "Yerli "ler Venedik'te kalırsa, şehirde kalmışlardır; ötekiler kalır da Venedik yerlisinin "iş"ine ortak olursa zamanla "Venedikli"leşebilirler. Ama bir mahallede birkaç otel birden işletmeğe başlarlarsa "Fal anca-yerliler" olurlar. Duygu ortaklıkları, yeni bir bütünlüğün içindeki ayırımı yaratırlarsa, bir "Falancalılar azınlığı"na da dönüşüverirler. Artık bir karşıtlık söz konusudur.

2.1.1.2. Ölçüt, bu durumda, iki topluluk arasında bir ayrım gözetilebilmesini sağlamalıdır; aynca iki topluluktan her birinin, ötekinin başka olduğunu söyleyebilmesini sağlamalıdır. Başka, yani, "ben neysem, öyle olmayan" ...

Bu "duygu"nun katılması, ölçütün bütünleyici öğelerinden birini oluşturur. Anlatmak istediğim durumu en iyi özetleyen deyimlerden birkaçı, "o (falanca vb.) bizden değil... Onlardan ... " kalıbına girer.

2.2. Bu ayınının yapılması bir ölçütün ortaya konmuş olmasını gerektirir. Söz konusu ölçütün geçerli sayılan birtakım kurallara uyup uymadığı, "kabul edilir" olup olmadığı üzerinde şu anda durmak gereksiz. Ölçütün konması da, ossaat, ölçüt alanının sınırını belirler.

2.2.1. Ölçütün yalınlığı, bu sınırın açık seçik olmasını sağlar. Ölçüt karmaşıklaştıkça sınır da belirsizleşecektir.

2.2.2. Sınır, ölçütün hangi alan içerisinde işleyeceğini ortaya koyarken, ölçütün oluşturucu öğelerinden birinin daha açığa çıkacağı alanı belirler. Ölçütün burada söz ettiğimiz öğesi, eşitsizliktir; ölçütün uygulandığı alanda ortaya çıkan bölüntünün "eşit olmayan" iki yan yaratması, eşit-sizlik yaratması ...

Bu noktada, Azınlık ile Çoğunluk, bir bütünün eşit olamayacak (görülemeyecek, sayılamayacak) iki parçasıdır artık. (8)
(8.) Önceki notlar da göz önünde tutulursa kolaylıkla anlaşılabilecek birkaç şey ortaya konabilir: Gerek azınlık gerek çoğunluk, "Biz haklıyız", "doğru (doğal) olan, bizim yaptığımız (düşündüğümüz, inandığımız)," dediği halde (dediği için) karşı yanın da böyle "sanması"na şaşar. Oysa, bu şaşmaya şaşmak gerekir! Belli ki "çerçeve" içerisinde doğmak (davranmak, eylemek) bir yana "üstünlük bağışlar", karşı yanın alnına ise "yazık (aşağılanmışlık, suçluluk)" yazar. Oysa birçok durumda, bu tutum karşılıklı olarak benimsenmiştir. Birçok başka durumda ise bir yan, ötekine, kendi görüşünü benimsetir. İki öbek arasındaki gerginlik, bu durumlara göre, çok değişik biçimlerde kendini gösterir. Bu geniş anlamıyla yöneticiler (devlet yönetiminden başlayarak "patron"a dek, yönetimden sorumlu olan, yönetimin bir parçası olan, yönetimde görevli herkes) yönettikleri karşısında her zaman bir azınlık oluştururlar. İktidar ...

2.2.3. Bu eşitsizlik, örtük ya da belirtik, pek çok biçimde görülecek, yaşanacak, yaşatılacaktır. Tedirginliklere, yanıkmalara, uzlaşmalara yol açacaktır ... Yalnız, bütün bunlar, anlaşmaya varamayan, biribirine yabancı olduğunu duyan iki "taraf'ın, anlaşmaktan vazgeçip ilişkilerini kesmeleri, biribirleriyle artık hiçbir alacakları-verecekleri kalmaması, ya da açıkça, kıyasıya savaşa girişmeleri türünden gelişmelere yol açmaz ille de ... Aynı bütünün parçaları olmaktan vazgeçmeğe karar vermedikleri sürece, aynı bütünün iki parçası olarak (durumun incelikleri, ayrıntıları ne olursa olsun, sürtüşmenin hep iki taraf arasında ortaya çıktığını düşünerek "aynı bütünün iki parçası" diyoruz) bu iki kesimi biribirine bağlayan birçok şey vardır. İlişkinin bütünüyle koparıldığı belki çok az görülür. O zaman da durum, zaten değişmiştir. Açık çatışma, kıya, daha sık görülebilir; ama, gene tuhaf bir şey olur, çoğu zaman geçici, unutulması gerekli görülen, unutulmasına çalışılan, utancı bile duyulabilen (utanılır bir şey olarak görülen) bir "geçmiş olay'a dönüşür bu durum, geçen yıllarla ... Besbelli, ortaklıklar, göründüğünden, ya da sanıldığından çoktur. Paylaşılan, bağlanılan, belki de vazgeçilemeyen "ortaklık"lar ...

2.2.4. Böyle bir ortaklık varsa, iki olasılık düşünülebilir.

İlki, ölçütün çizdiği sınınn, çok önemli bir ayırım oluşturmakla birlikte, iki kesimin biraradalığında, bir arada yaşayışında, gene de "sınırlı" kalan bir alanı ayırdığı, bu alanın dışında kalan yerin küçüksenmez bir anlam taşıdığıdır.

İkincisi ise, bu alanın dışında, örtük de olsa, bir "biraradalık sözleşmesi"nin varolmasıdır.

2.2.4.1. Öyle bir sözleşme, ölçütün çizdiği sınır dışında "eşitsizlik" değil, tersine, "eşitlik" üzerine kurulu olacaktır. Gerçi, bu eşitlikte çoğunluğun "biraz (ya da, çok) daha eşit" olduğu yollu acı nüktelere yol açılabilir. Bu "eşitlik eşitsizliği" az daha ileride bizi düşündürecek. Bu noktada, önemli olan, iki yanın da, birleştirici bir düzlemde anlaşıyor, anlaşabiliyor olması...

2.2.4.2. İlk olasılık, daha çok, duygusal bir tutum, ikincisi ise, karşılıklı çıkarların ağır bastığı bir tutum olarak görülebilir. Bu iki olasılığın biribirinden seçilemeyecek biçimde kaynaşabileceği, bir "anlaşma" (örtük, dile getirilmesi kimsenin usunun ucundan bile geçmeyen, dünyanın "en doğal" durumuymuş gibi kabul edilen, sürüp giden bir anlaşma) içerisinde eriyip gidebileceği durumlar da düşünülebilir.

2.2.5. Bölüntü çizgisinin iki yanında biribirilerinin değillemesi olarak ortaya çıkan, biribirilerinden "başka", "biz neysek onlar öyle değil" olarak ortaya çıkan bu iki kesim, bir yandan, aşılmaz görünen, dirimsel görünen, çok önemli bir "başka" lığı karşılıklı olarak yaşıyor, bir yandan da, bu "başka"lığın ötesinde, iyi kötü, işleyen bir ortaklığı gerçekleştiriyor.

Tarihin değişik dönemlerinde, değişik çerçeveleri içerisinde gördüğümüz, görebileceğimiz Azınlık/Çoğunluk bölüntülerinin, o dönemlerde nasıl yaşanmış olabileceğini kestirmek pek güçtür.

2.2.5.1. Benimsenebilecek bir kuramsal tutum, bu bölüntünün, çağımızda ("çağımız" hangisi olursa olsun), ya da, çağımıza yakın olduğu, birtakım verilere, belgelere ulaşabildiğimiz için, "anlayabildiğimizi" varsaydığımız çağlarda, nasıl yaşandığına, yaşanmış olduğuna bakmaktır.

Bu yolda, yanılmak çok kolay olsa gerek. "Bakış"ın ne kadar çarpıtıcı olabileceğinin farkındaysak iyi de, değilsek, yanılgıları art arda dizmemiz işten değil.

2.2.5.2. Ama, daha önemli olan, bu bölüntüden ne zaman, hangi durumlarda, söz edildiğine dikkat etmektir. Kim kimin başkası, ya da, "yabancısı"dır? Bu başkalık ne zaman anımsanıyor, yaşanıyor, kayda geçiyor?

2.2.5.3. "Aşılmaz başkalık" ile "ortaklık" dengesinin (bu dengenin, içinde yer aldığı çerçeveyi nasıl, yani nite, tasarlayabiliriz?) bozulması ile bölüntünün "tarihte" sözü edilir hale gelmesi arasında bir bağıntı var mı?

Belli, bilinir bir örneğe başvurmaktansa, uygulanabilirliği çokça, gülümsetici bir örnek düşünelim: Dünyayı görmek, dünyadaki işlerini görmek için gözleriyle yetinenler çoğunluğu karşısında gözleriyle yetinemeyenler azınlığından söz edelim. Gerçi gözleriyle yetinemeyenler, hemen hemen tümüyle, gözleriyle yetiniyor olmanın "bilgisini", bir zamanlar, edinmişlerdir. (Ama bu bilgiyi neredeyse edinememiş bir "azınlık"tan da söz edebiliriz arada ... ) Buna karşılık, yetinenler, yetinemeyenleri "anlamakta" güçlük çekebilir. "Az temel" bir başkalık olmasa gerek gözleriyle yetinenler ile yetinemeyenler arasındaki ... İmdi, durup dururken, "protez" kullananlar azınlığından, kullanmayanlar çoğunluğundan kim söz eder?
Diyelim ki belli bir topluluk içerisinde "protez" kullanıp kullanılmaması, ya da nasıl bir protez kullanılabileceği (kullanılamayacağı) konusunda bir yasa, bir genelge, bir kural yürürlüğe girdi; çoğunluk (ya da azınlık) herhangi bir yoldan karşı kesimi sıkıştırmağa, yermeğe, gözden düşürmeğe başladı... İşte o zaman, "kesimlerden birinin karşısında öteki" durumu ortaya çıkar, söz konusu olur, tartışılır.

2.2.5.3.1. Bu örneği bir de şu amaçla kullanmak istiyorum: [Yetinmek],[protez], "soğuk" sözcükler değildir. Bunları kullananın iki kesimden hangisinde olduğunu kestirmenize (şu anda, bu yazıyı okumakta olana sesleniyorum) yarayacak bir ipucu karşısında mısınız? Gözü sapasağlam biri iseniz, gözlük takan bir arkadaşınızla, gözlük takan biri iseniz herhangi bir görme güçlüğü olmayan bir arkadaşınızla, bu "ipucu" sorusunu tartışın. Anlaşamayabilirsiniz. [ ( Sapasağlam ), (herhangi bir görme güçlüğü olmayanı, ) gözlük takanı sözcükleri, ya da, deyimleri de, "soğuk" değildir ki!] Bu "yansız" sözcükler bile "yansız" değildir; iki yanın aynı sözcükler karşısında duygusal tutumu aynı değildir. Bu da, "sanıldığından" çok daha derin tepkilere yol açar.

2.2.5.4. Dengenin bozulmasından ne zaman söz edebiliriz? Sanırım, "sayılar" yetmediğinde ...



3.1. A kesimi, B kesiminden bir kişi fazla; demek ki çoğunluk niteliği A kesiminde ...

Ama iş, çoğu zaman bu kadar düz ayak değil. Çünkü, "durup dururken" sayımlara kalkışılmaz, her şeyden önce.

İşe başından başlamış olmak için, "sayımı gerektiren bir durumun" oluşmasını (ya da oluştuğunun düşünülmesini) ilk adım olarak görelim.

Böyle bir durum da, genellikle, bir gücün, bir yetkenin, bir (ya da birçok) soruna yol açmasıyla ortaya çıkar.

[Eskiçağda, Ortaçağda, bir imparatorluk ordusunun bir ülkeyi "açması", bir azınlık yetkesi kurulması demek olurdu işin başında; zamanla kurumlarını yerleştiren, çoğu zaman bunları (daha iyi/uygun/işler/düzeltici oldukları ölçüde) benimseten, yerleştiren, çekildiği zaman bile, bir ölçüde, kalıcı olmalarına yol açabilen bir yetke ... O sıralarda, o ülkede zaten varolabilecek birtakım "yabancı" ya da azınlık öbekleri, yeni kurumlaşma içerisinde kendilerine seçtikleri yerle "azınlık" durumuna geçmiş midirler? Bu soruyu yanıt1ayabilecek durumda değilim.

Ancak, imparatorluğa katılmış bir ülkenin halkı "azınlık" değildir.

Meğer ki yerleştirilip yaygınlaştırılan bir kurumun içerisinde, yani oluşturulan bir ortaklık içerisinde, " ... olan/olmayan", " ... yapan/yapmayan" bölüntüsü ortaya çıka, bu bölüntü de birtakım sorunlara yol aça ... ]

3.1.1. Bu sorunlar, sayısı çok olanın kabul ettiği ya da etmediği ile, sayısı az olanın kabul ettiği ya da etmediğinin ayrılığı ölçüsünde büyüyecektir.

Ama bunun söylenmesi bile, sayılar açısından, tuhaf bir durumu açığa çıkarır.

a) Sayısı çok olanın, "isteğini", sayısı az olana kabul ettirmesi, bize pek doğal görünüyor; öyle görünmesinin nasıl bir düşün yapısal temele dayandığını düşünmeyiz bile; oysa, düşünmemiz gerekir.

b) Sayısı az olanın, isteğini, sayısı çok olana, şöyle ya da böyle kabul ettirmesi hali (tarihte de, günlük yaşamda da buna ne kadar sık rastladığımızı, gerçekten düşünmüş müyüzdür?) a)'daki durumun taban tabana karşıtıdır. Peki, niye bu da bize doğal görünür?

"İsteğini kabul ettirme"nin içinde zaten varolan "güç"ten ötürü. Öyle olsa gerek ...

imdi, bu güç, kendini çok değişik biçimlerde gösterebilir, çok değişik biçimlerde işleyebilir. Gücün kabul edilmesindeki doğallık da sayısız etmenin etkileşimiyle ister bireysel ister toplumsal yaşamın çok çeşitli düzeylerinde oluşturduğu "edinti "lerle açıklanmağa çalışılabilir.

3.1.1.1. Ama güç, bizi ilgilendiren alanda, baskı biçimine girse de girmese de, ya da, girecekse, girmeden önce, bölüntüyü istemek biçiminde işler.

Bölüntünün istenmesi de, hangi yandan gelirse gelsin, öte yanın da bunu istemesine yol açar.

Bundan sonra da güç, baskı yoluyla gerçekleştirilecek birtakım değişiklikler istediği ölçüde, bu değişikliği istemeyenlerin karşı gücüyle karşılaşır. Varolan durumu sürdürerek karşı koyma, ya da baskıya karşı çıkma biçimlerine bürünen bir karşı güçtür bu. Duruma göre, katlanır, yani sabreder, yani savaşmak için "bir uygun vakit" bekler, ya da çeşitli yollardan savaşmağa başlar, ölçütün uygulanmasıyla birlikte "yabancıymış gibi görülmeğe başlanan" taraf.

3.1.1.2. Yabancıymış gibi oluvermek, yeterince tuhaf bir durum. Ama bu tür bir yabancılığın kuşaklar boyu sürebilmesi büsbütün tuhaf. Sayılar durmadan değişebilir, bölüntünün herhangi bir anlamı kalmayacak ölçüde artabilir ya da eksilebilir. Koşullar, ölçütü tarihsel, toplumsal açılardan, daha birçok başka bakımdan, anlamsızlaştırabilir. Oysa böyle durumların birçoğunda bölüntü sürer gider; azınlık da, çoğunluk da, neredeyse kurmacalaşan bu niteliklerini, bekinerek sürdürürler.

3.1.1.3.İki yanın da tutumlan artık pek derinlere kök salmış, kuşaklar boyu "biz-bizimkiler/onlar" ayırımı, donup kalmış bir "durum" içerisinde sürdürülüp gitmektedir. Dünyanın değişmiş olması bu "pekişmiş başkalığı" ölçüt alanı dışında ortadan da kaldırsa, ölçüt alanı içerisinde her şey sanki dünyanın, yaşamın dışında, aynlığı sürdürmektedir.

3.1.2. Ayrılığın sürmesi, haklar konusunda da garip bir durumu ardı sıra sürükler. Bir yan kendinde hak~tanıma, hak-verme yetkesi görür; öbür yan hak-isteme hakkını ...

3.1.2.1. "Dış yabancı" ile yapılabilecek bir pazarlığa benzemeyen bir durum ... "İç yabancı" karşısında bu hak-tanıma, hak-verme işi, gücün yanı sıra kayırma, kollama, gönül yüceliği, hoşgörü gibi, karşı taraf için küçültücülüğü, yaralayıcılığı gitgide artan bir dizi renge bürünür. Bu "hak kaynağı" kendini yüceltmekle kalmamakta, kayrasını dağıttıklarından gönül borcu, iç yükü mü duymalarını beklemektedir. Bunu kendilerine de söylemektedir. Zaten herkese tanınmış hakları, onlar "gerçekte" bu hakları kullanamazlarmış gibi, onlara da tanımaktadır. Ya da, onlardan, kendilerini belli edecek, "biz"den ayırt edecek bir kılık benimsemelerini, bir im taşımalarını, belli bir yerde eğleşmelerini ister, bu isteğin çiğnenmemesini yaptırıma bağlar. Bunlar da, nedense, hak-tanıma olarak görülüverir. Kimi zaman, "iç yabancı"nın, istemek şöyle dursun, önerilse geri çevireceği birtakım şeyleri yapmak, kendisine hak olarak tanınır. Buna karşılık, toplumsal düzenek içerisinde "yararlı" görülen bir özelliği varsa bu "iç yabancı"nın, bu özelliğini geliştirmesi "hoşgörü" ile karşılanmakla kalmaz, gönül yüceliğimiz'in bir kanıtı olarak "dış yabancı"lara gösterilir.

3.1.2.2. Karşı tarafın tepkisi de, yukarıda sayılanlara bağlı kalarak, ya da kalmayarak, büyük bir çeşitlilik gösterebilir. Temel tutum hak istemek ise de, bu istekler, verilenler doğrultusunda bir artırma, verilmeyenleri isteme, istenmesi akla bile gelmeyecek olanları -kimi zaman bir "pazarlık" konusu bile saymaksızın- vazgeçilmez koşul diye ileri sürme biçimlerine girebilir. Haklar değil, yükümler istenebilir. Bölüntü kabul edildiği sürece bu tür istekler ileri sürülebilirken bölüntünün
reddi, ölçütün reddi durumlarında artık bir şey istenmez. "Herkesin" yaptığı yapılır. Ölçütün bir tarafça reddedilmesi, öbür tarafın bu reddi kabul etmesi anlamına gelmese de o (öbür) tarafın bu konuda yaptırıcı gücünün sona erdiği anlamına gelir.

3.1.2.3. Bu noktada şiddet dönemi başlayabilir. O güne dek çoğunluk, kendinde bir "saldırına hakkı", bir "adaleti yürütme" hakkı görmüş, tek yanlı, hiç değilse hemen hemen tek yanlı, bir şiddet göstermiş olabilir. Çoğunluk, çoğu zaman (genel olarak) bu şiddeti örtük tutmağa dikkat edebilir, öyle tutmağı yeğleyebilir. Tek tek kişilerin kendilerinde gördükleri kişisel bir "saldırına hakkı" ya da kişisel bir "adaleti sağlama (yerine getirme) hakkı" açık şiddete dönüşse de (bu bireysel eylemlere, sırasında, küçük toplulukların giriştiği öbeksel eylemler de katılabilir) çoğunluk, üyelerinden biri ya da birkaçının bu yaptığını, en azından "resmen", kınamağa yatkındır. Meğer ki çoğunluk olarak, bu eylemleri kışkırta, ya da, özendire, yüreklendire ... Açık şiddet genelleştiği zaman, çoğunluğun, şu ya da bu biçimde "üstünde" olan güçler, baskısını duyurmağa, yani duruma el atmağa başlar; azınlık da -değişik ölçülerde de olsa- şiddete başvurabilir. Bu noktaya gelindikten sonra "savaşma" başlarsa, bilinegelmiş azınlık/çoğunluk bölüntüsünden söz etmek, artık, anlamsız olacaktır belki de ...

Ne var ki bütün bu söylediklerimizi, "azınlık" ile "çoğunluk" sözcüklerinin yerini değiştirerek de okumamız, hiç yadırgamadan okumamız, olanaklıdır.

3.1.2.4. Şiddet, bölüntüyü ortadan kaldır, bölünmeye yol açarsa, ortaklık kalkmıştır. Er geç, iki ayn topluluk ortaya çıkar, "öteki"nden ayrılmış olarak her biri kendini yeniler (yeniden kurar/bağımsızlaşır). Yeniden bir araya gelmeleri, tarihsel gelişmelerin bir sonucu olarak, düşünülemeyecek bir şey değildir ama ayrı topluluklar olarak zamanla bir dostluk geliştirmeleri, daha olası gibi görünür.

Şu ya da bu ölçüde savaşma, bölünmeye yol açmadan durabilir, yepyeni bir sözleşmeye varılabilir. Hak-tanıma/hak-isteme örüntüleri, ölçütleri değişir, sayıca azınlık-çoğunluk oranı değişmese de bakıştaki değişme, zamanla yerleşir, kök salar. Güç-baskı düzeneği işlemez olabilir; gün gelir, ölçüt de unutulur gider.

3.2. Şiddet, güç-baskı düzeneğinin işleyişinin biçimlerinden biridir.

Bir başka biçimi de tarihsel-toplumsal çerçeve-nedenlerin "yazgı" kılığına girmesidir.

3.2.1. Çoğunluk/Azınlık durumunun, yani sayının, sayıların, göz önünde bulundurulmadığı bir durum düşünelim. Örneğin, kadın sayısının erkek sayısından "anlam" taşımayacak ölçüde artık ya da eksik olduğu bir toplumda kadının "eşitsizlik" durumunda olması, şu ya da bu ölçüde baskı altında tutulması, "kadınlar"a bir azınlık "imiş gibi" davranılması, sayı ile ilişkili bir şey değil. Erkekler de, kadınlar da, buna bir "yazgı" gözüyle bakıyorlardır; erkek doğmuş olmak birtakım üstünlükleri yanı sıra getirmektedir; kadın "yerini bilmek" zorundadır.

"Yerini bilmek" bize bir ipucu verebilir.

3.2.2. Birinin "yerini bilmesi"ni, dolayısıyla sizin "tam"lığınızı olduğu kadar kendi "eksik"liğini bilmesini, kabul etmesini istiyorsanız iki şeyi "kanıtlanmış" saymanız gerekir: Belli bir ölçüt uyarınca (bu ölçütü siz yaratıyorsunuz ama bunu, her zaman, her yerde, herkesin bilip kabul ettiği bir şey olarak gösteriyorsunuz) karşınızdakinden üstün olduğunuzu; bu üstünlüğünüzün de, doğal olarak, hakkı (doğruyu, "doğal" olanı, yetkeyi) tekelinize bıraktığını ...

Böyle bir durumun sonuçları olarak da, karşınızdakini, isterseniz "yaşatmayabileceğinizi", ama ona "katlanmak", onu "sinenizde tutmak" yüce gönüllülüğünü göstereceğinizi, onun da bu "sadaka"ya razı olmaktan başka yolu kalmadığını söyleyebilmeniz, onu, aynca, buna inandırmanız gerekir. Kısa erimde, güç kullanabilirsiniz bunu sağlamak üzere. Uzun erimde ise başvuracağınız yol, bir çeşit "eğitim" olacaktır.

Böyle bir erk (güç) ilişkisi, bir yöneten/yönetilen, buyurgan/uyruk ilişkisi, bireyler arası ilişkilerde, kişilikler arasında çeşitli etmenlerin etkileşimiyle ortaya çıkar, belli "rol"lerin benimsenmesiyle olanaklı hale gelir. Burada sayının söz konusu edildiği görülmez.

3.2.3. Böyle bir ilişkiyi topluluklar arasında düşündüğümüzde, sayının anlam taşımadığı gene ortaya çıkabilir. Çünkü "azınlık/çoğunluk" diye nitelenebilecek (yani, sayılar göz önünde tutulacak olursa öyle nitelenebilecek) bir bölüntünün görüldüğü topluluklar arası erk (güç) ilişkilerinde erki taşıyanın azınlık olduğunu, pek çok durumda görebiliriz. Buna bakarak erk (güç) ilişkileri kümesi içinde, sayının önem taşıyabileceği, dolayısıyla azınlık ya da çoğunluktan söz edilebileceği durumların bir alt küme oluşturduğu söylenebilir. Bu alt kümeyi de, erki elinde bulunduranın "azınlık" ya da "çoğunluk" olmasına bakarak, iki alt-alt kümenin oluşturduğunu söyleyebilir miyiz? En azından söylenebilecek, bu alt kümenin içinde o iki alt-alt kümenin yer aldığıdır.

3.2.4. İnsanlar, günlük yaşayışlarında, hangi alt-alt kümede olduklarını merak etmezler. Belki de şöyle demeli: Bu alt-alt kümelerin birinden ötekine geçmenin kolaylığının farkına varmadıkça, erk (güç) ilişkisinin erki taşıyan ucunda kaldıklarını sandıkça, merak etmezler.

3.2.4.1. Her şeyden önce şunu söylemek yerinde olur: Kişi, bu alt-alt kümelerin birinden ötekine geçerek yaşar. Günlük yaşamında bile bu "kümeden kümeye" geçişi sürdürür durur. Ne var ki, alışılmış günlük düzen içerisinde buna kimse dikkat etmez olur. Çeşitli astlıklar-üstlükler, yaşamın alışılmış kesimleridir. Ta ki düzenden, alışılagelmişlikten çıkıla, kabul edilegelmiş sınırlar aşıla ... O zaman sızlanılır/eleştiri karşısında kalınır.

3.2.4.1.1. Günlük yaşamda bu kadar kolay aşılan sınırlara karşılık, siyasal yaşamın, coğrafyanın, en geniş anlamıyla hukukun belirlediği sınırların aşılması belki biraz -ya da, çok- daha güçtür. Ama bu çok daha belli, durdurucu ya da denetim altında tutulan sınırlar da çeşitli biçimlerde aşılır. Sınırın bir yanında çoğunluk üyesi olan kişi, öte yanında kendini bir başka çoğunluğun azınlığı olarak bulabilir. Tersi de olur. Bu "sayısal" çoğunluk/azınlık ilişkisi, kimi yerde gerçek bir çoğunluk/azınlık ilişkisine dönüşebilir. "Yabancı" konumu, kimi durumda, hele aradan bir sürenin geçmesiyle, "azınlık" konumuna dönüşebileceği gibi, "tarih"in, bugünkü sınırlara uymayan "dağıtımı"ndan ötürü çeşitli yerlerde kalmış, bir ya da birkaç- sınır aşmakla "çoğunluk" durumuna geçebilecek "azınlıklar"ın bu niteliğinin dayandığı ölçütün çağlarla değiştiği de bilinmektedir.

3.2.4.2. İnsanlar "yazgım bu!" dedikleri zaman bile "yazgı"nın fazla acımasız oluşu karşısında sızlanırlar, haksızlığa uğradıklarını düşünürler. Alışılmış sınırlar. içerisinde kalındıkça günlük yaşamın ta kendi olan durum, o sınır aşıldığında, birden, farkına varılan, batan bir şey olur. Üzerinde durulan, düşünülen bir şey haline gelir. İşe "düşünme" de karışınca durumun olduğu gibi kalması/kabul edilmesi olanaksızlaşır. Durum, birçok bakımdan, us dışıdır çünkü.

3.2.4.3. Hukuksal açıdan eşitlik içinde olan kişilerin, içerisinde bulundukları belirli bir çerçeveden ötürü (astlık-üstlük ayırımı, gerçi her örgütlenmenin temelinde yatar. Toplumsal yaşam da iç içe girmiş sayısız örgütün içinden geçer. Bu oyunun kuralıdır ama her kural "zorlanabilir" ya da "kötüye" kullanılabilir.) gönüllü olarak kabul ettikleri, bir ölçüde de geçici olan durumları bir yana bırakmak gerekir. Astlar üst, üstler emekli olur. Geçici "yazgı"lan (hiç değilse, görünür bir uzaklıkta değişebileceği umulan, beklenen "yazgı"ları) bir yana bırakalım.

Bunu söylemek de, bizi değişmez, değişmeyecek gibi görünen durumlara geri götürecektir.

3.3. "Yazgı"yı değişik yerlerden görmeğe çalışalım.

Bu "yazgı", zaman içinde, yeni yaşama süresi içinde "başımıza gelen"i, "alnımıza yazılmış "la, "baştan yazılmış"la açıkladığımız yazgıya da benzemiyor, yapageldiklerimizin, edegeldiklerimizin oluşturduğu, günün birinde, ölümümüzle birlikte biricikliği ortaya çıkan, kapanmış, bütünlenmiş yazgıya da benzemiyor.

Doğduğu anda taşımakta olduğu ya da sonralan edinebileceği kimi özelliğin (herkes, doğduğu anda, biyolojinin, tarihin, toplumun, iktisadın alanına giren, girebilecek, birtakım özellikler taşır. Herkesin de bildiği bir şeydir bu ... ), kimi insan için, başkalarınca kararlaştırılan bir "yazgı"nın çerçevesini, sınırını çizmesinden, bu çerçeveyi, sının "hapsedici" kılmasından söz ediyoruz.

İnsanların derisinin renginde, gövdesinin "yapı"sında, belli bir yerde doğarak şu ya da bu dili konuşan, şu ya da bu inanca bağlı bir topluluğun üyesi olmasında, herhangi bir özellik yok. Herkesin düpedüz yazgısının düpedüz bir parçası bu!

Kimi özelliğimiz yaşamımızın sonuna dek hemen hemen hiç değişmeyecek, kimi özelliğimiz birtakım koşulların etkisiyle, az ya da çok, birtakım değişikliklere uğrayacaktır.

Aykırı olan, kimi insanın değişir ya da değişmez özelliklerinin, başkalarınca, değişemez bir aykırılığın temelini oluşturduğuna karar verilmesidir. Çünkü bu "kimi insan", aykırıdır, yabancıdır, yani "bizim gibi" değildir. "Benim gibi" olunmaması, şaşılacak bir şey değildir, alışılmış bir şeydir hatta. .. Ama "bizim gibi değil", ardından birçok şeyi sürükler getirir. "Bizim gibi" diye düşünmek, karşıdakine yüklenen "yazgı"nın dışında kalmaktır, çünkü "biz", bir değeri imlerken "yabancı" o değeri taşımamağa yargılıdır. "Biz"in gücü bir çoğulluğa "aidiyet"indendir. Karşıdaki, tek başına da dursa, bir başka topluluğun adamı olduğu için tedirgin edicidir; "eksik"liği, sırasında, ürkütücü bile olur, dolayısıyla düşman sayılması kolaylaşır. "Hem zaten, bana sorarsanız, o da öyle olmaktan memnun değil, o da öyle olmak istemiyor ama ... " Yazgı işte! "Yabancı"mız, bu yazgıya nasıl karşı gelebilir? Kimi zaman, kimi yerde, bu yazgıya karşı gelmenin bir yolu vardır. Hem de kolay bir yol: Aykırılığı, ölçüt düzeyinde ortadan kaldırmak. Yani, ölçütün çizdiği sınırın o yanından kalkıp bu yanına geçmek. Herkesin istediği bu olduktan sonra!... Ne var, böyle bir şey yapılsa bile, yapanın ne düşünerek bunu yaptığını anlamak, "çoğunluk" üyesi için hiç de kolay olmayabilir. Başka güçlüklerden değil, bakış açısının iki yanda aynı olamayacağından ötürü ...

Bu süreci, sanırım, yeterince irdeledim. Ama okurun dikkatini şu noktaya çekmek isterim: Bir yandan söz ettim, karşıdaki dedim; /azınlık/ya da /çoğunluk/sözcüklerini, (tırnak dışında) kullanmadım. Çoğunluk için "normal" kendi yaptığıdır. Dolayısıyla azınlıkta şu ya da bu biçimde bir sapma görür. Azınlık için "normal", çoğunluğunki değil, kendininkidir. Çoğunluğunkini bir sapma olarak görmese bile (sınırlı durumlar dışında) kendininkini bir sapma olarak görmesi de beklenemez. Olsa olsa, çoğunluk başkadır.

Süreç, azınlık ile çoğunluğun her birinde aynı. Bir durumda bir yanın, başka bir durumda karşı yanın "olumsuz" bir tutuma girme işini başlatması, değişik süreçlere yol açmıyor.

Değişik durumlara bakıldığında, daha ilginç şeyler de görebiliyoruz. Kendini çoğunlukta gören bir azınlığın, kendinden çok daha kalabalık bir azınlığa, çoğunluk adına, ama çoğunluğun desteğini hiç görmeden (en azından açıkça görmeden), hatta çoğunluğun (kendini bir parçası olarak gördüğü çoğunluğun) tepkisine yol açarak o azınlığa saldırması...

Dikkati çeken şey, iki yanın da kendilerini (günün birinde) katı tutumlar içinde buldukları ...
Neden? Daha doğrusu, bu katı tutumun sürüp gitmesi neden? Bu soruyu irdelemeğe girişmeden önce, gerçek bölüntünün nerede görüldüğü üzerinde biraz daha durmak gerekiyor.

3.3.1. İster azınlık, ister çoğunluk, bir yanın öteki karşısındaki davranışı değişmiyorsa, değişikliğin neye bağlı olduğunu düşünmemiz gerekir. Değişikliği yaratan, baskı uygulayan bir yanla bu baskının uygulanmasını -şu ya da bu ölçüde- kabul eden bir yanın ortaya çıkışı.

Buna karşı söylenebilecek şey ise, genellikle, bu baskıyı uygulayanın çoğunluk olduğudur. Bir ölçüde doğru: Çünkü baskı uygulayan azınlıklar ya kendilerini daha az belli eder, göze batmaları -birtakım alışılmışlıklar yüzünden- daha güçtür, ya da, şiddetle kınanırlar. Kınanmaları, durumda bir çarpıklık görüldüğünün, tutumlarının kabul edilmezliği karşısındaki öfkenin geniş ölçüde paylaşıldığının belirtisidir.

O azınlığın içinde "biz" diye konuşanlar, dışarıda kendilerini ya çoğunlukla özdeşleştirmeğe kalkarlar ya da "biz"liklerini, en azından, gizlemeğe çalışırlar. "Dalkavuk", "satılmış" nitelemleri, "biz"liği dışarıda da dile getiren, kimi zaman bu "biz"liği gözdağı olarak kullanmak isteyenlere karşı duyulan kızgınlığı dile getirir. Çoğunlukla özdeşleşme çabası ise, bir bakıma, ayrılığı ortadan kaldırma çabası olarak görülebilir: Çoğunluğun, azınlığı "kendinden/kendinden yana" görmesi istenmektedir. Daha da ileri gidildiği görülür: "Bizi sizden ayrıymış gibi göstermek isteyenler haindir," denir. Beklenen, çoğunluğun ayrılığı, bölüntüyü unutmasıdır.

Buna karşılık çoğunluğun baskısında bir çarpıklık görülmesi pek güçtür. Dolayısıyla, kınanması için gerçekten çok göze batan şeyler taşıyor olması, her türlü (kabul edilmiş, edilegelmiş) sınırı aşması gerekir. Çoğunluğun baskı SI neredeyse "doğal" görünüyor olmasaydı bu durumun açıklanması güç olurdu. Bu baskı o kadar doğal görünebilir ki çoğunluğun azınlığa yakıştırdığı "yazgı"yı azınlık da "yazgısı" olarak görüp kabul eder. Kabul ettiği, kendini, çoğunluğun gözüyle görmektir. Kendi "biz"liğini unutmasa bile, unutmaması için her türlü neden varolsa bile, kendini çoğunluğun gözüyle görmesi beklenmektedir kendisinden; yani kendini kendi "ayrılığı" içerisinde değil, çoğunluk açısından aykırılığı içerisinde görmesi, bu aykırılığın yarattığı "ikinci sınıf"lığı benimsemesidir beklenen ...


Bilge Karasu/Öteki Metinler..

Share/Save/Bookmark

Sürgün...

"Öfke ile çaresizlik, insanın canını kimi zaman, öylesine acıtırdı ki, bağıramazlardı bile..."



“Çıkıldıkça boşluk da genişliyor ve gittikçe büyüyen, soğuk ve kuru, vahanın tüm seslerinin tek tek ve belirgin kulaklarına geldiği bir aydınlık üzerinde yükseliyor gibi oluyorlardı.”

“Sevginin kin dolu bile olsa, yüzü böyle asık suratlı değildir.”

“Düşman ne kadar kör, acımasız ve kendine güvenli, inancına gömülmüş olursa yanıldığını kabullenmesi de yenilgiye uğratanın egemenliğini o derece kesinlikle ilan etmiş olacaktı.”

“Yalnız tüfeklerin ruhu vardır; ah! Evet, dilimi kestikleri gün nefretin ölümsüz ruhuna tapınmayı öğrenmiştim.”

“Ölüm de serindir ve onun gölgesine hiçbir tanrı sığınmamıştır.”

“Efendinin iyisi yoktur.”

“Yalnız, hainliğin egemenliği tamdı.”

“Gerçek, kare biçiminde, ağır, yoğundur, ufak ayrımlara dayanamaz...”

“İyilik bir düştür, hiç durmadan ertelenen ve yıpratıcı bir çabayla kovalanan bir düş, hiçbir zaman ulaşılmayan bir sınırdır, egemenlik kurma olanağı yoktur... Yalnız kötülük, sınırlarına dek ulaşabilir ve mutlak egemen olabilir, gözle görülebilir krallığını yerleştirmek için hizmet edilmesi gereken, odur, sonra düşünülecektir, sonrası ne demek, sadece kötülük vardır...”

“Yalnız hain efendiler vardır ve kusursuz gerçeğin egemenliğini onlar sağlar. Evet yalnız put egemendir, o bu dünyanın tek tanrısıdır, kin onun buyruğudur, tüm yaşamın kaynağıdır, serin sudur, kin ağzı dolduran ve mideyi yakan nane gibi serin.

“İlk ışık başka canlılar için gün, ve benim için ise amansız güneş, sinekler...”

“İnsan bir beceri edinme zahmetine katlanınca onu değiştiremez ki.”

“Öfke ile çaresizlik, insanın canını kimi zaman, öylesine acıtırdı ki, bağıramazlardı bile...”

“Savaşta insan her işi görür...”

“Aynı odayı paylaşan insanlar, asker olsun, tutuklu olsun, aralarında garip bir bağlantı kurarlar, sanki zırhlarından, giysileriyle birlikte arınarak, her akşam, aralarındaki başkalıkları çiğneyip düşün ve yorgunluğun o eski ortak yaşamında birbirleriyle buluşmuş gibi.”

“Yokuşta kar yer yer eriyordu. Taşlar yeniden ortaya çıkacaktı.”

“Görünmeyen zararlar mutlaka daha çok derine işlemiş olmalıydı...”

Tarih gösteriyor ki, diyordu, ne kadar az kitap okunursa, o kadar çok kitap satın alınır...

“İyi sindirmek için, yemeği yavaş yemek gerek...”

“Sanatta da, doğada olduğu gibi hiçbir şey ortadan kalkmaz...”

“(Solitaire et Solidaire ) Dayanışma mı, yoksa daima yalnız mı?

“Taş hep büyür,sen hep kırarsın...Tansıktır bu.”

“Guruluydum, şimdi ise yalnızım...”

Albert Camus





Share/Save/Bookmark




"Umarım çıkış eğlencelidir ve umarım asla geri dönmem..." Frida Kahlo

Share/Save/Bookmark

Prendimi l'anima...(Ruh Koruyucusu)(Esir Ruhlar)




Ruh Koruyucusu

Prendimi l'Anima (2005)

Yönetmen : Roberto Faenza
Senaryo : Gianni Arduini , Alessandro Defilippi , Roberto Faenza , Elda Ferri
Görüntü Yönetmeni : Maurizio Calvesi
Müzik : Andrea Guerra
Yapım : 2002, İtalya / Fransa / İngiltere , 90 dk.

Oyuncular: Iain Glen, Emilia Fox, Caroline Ducey, Craig Ferguson







Koruyucu melek...
Ruh Bekçisi

...annemle babam, Rusya'ya dönüp
beni burada bıraktılar...
...korku içinde.
Yalnız kalmak istemiyorum.
Yemeyi kesmeliyim...
...böylece, geri döndüklerinde,
tek bulacakları şey, elbiselerim olur...
...bir de ayakkabılarım.
Yüzlerini görmek için burada
olamayacağım için üzgünüm!
Anneme, Tumbalalaika'nın notalarını
bırakıyorum, en sevdiğim şarkı.
Babama hiçbir şey bırakmıyorum.
Yağmur olmadan, ne oluşabilir ki?
Yıllarca hiç sönmeden ne yanabilir?
Taş, yağmur olmadan oluşabilir...
...ve yalnız aşk, yıllarca hiç sönmeden yanabilir.


Tavşanlar...Hayır, yabani tavşanlar var odamda.
Hepsi simsiyah ve koyunlar gibi
uzun kulakları var!
Yatağıma yatıyorum,
orada bile beni bekliyorlar.
Beni görür görmez, gülmeye
başlıyorlar. Bağırıyorum onlara:..
..."Yorgunum, rahat bırakın beni!
Artık oynamak istemiyorum!"





Bazen bana öyle geliyor ki, hastalarının seni etkilemesine gereğinden fazla izin veriyorsun.
Benim bildiğim tek tedavi yolu bu.



Belki büyümek istemiyordur. Yine çocuk olmak istiyordur.
Çözümlenmemiş bir Ödip kompleksi olmasından şüpheleniyorum.
Ona kendini öylesine suçlu hissettiriyor ki, gerçekten de cezalandırılmak istiyor.
Öyleyse, ikiniz iyi anlaşıyor olmalısınız. Seninle Freud'u kastetmiştim. Yani, seni neredeyse oğlu ve mirasçısı yerine koyuyor.Sen de onu bir baba gibi görüyorsun. Bakalım ne zaman birbirinizi öldürmeye kalkışacaksınız.


Aşkının, korkundan güçlü olması gerekiyor.



Her yerde aşkı görüyorsun, değil mi?
Dünyayı döndüren kuvvet o.
Kendiniz de söylemiştiniz,
Aşksız tedavi olmaz diye.




Mantık ve aklın tutku üzerinde pek de fazla etkisi yoktur, değil mi?

"Aşk, insanın psikoza girmesiyle hemen hemen aynı şeydir."

Aşk, deliliktir!
Aşk, deliliktir!


Pasternak'ın şöyle bir şiiri vardır: "Birinin ruhunu göremiyorsan eğer,uzaklara gitmeyi dene,sonra da geri dön."


Vasiyetim.
Öldüğüm zaman, kafamı
Dr. Jung'un almasını istiyorum.
Onu sadece o açıp inceleyebilir.
Bedenimin yakılmasını istiyorum...
Küllerim de, üzerinde şu sözler yazan
bir meşe ağacının dibine serpilsin:..
"Ben de bir insandım."




Dr. Spielrein çocuk eğitimi konusundaki tüm teorilerini pratiğe döktü.
Ve o günlerde, bunlar çok ileri tekniklerdi!
Başlıca kuralı, çocuklara;
Mümkün olduğunca özgürlük vermek,
ve müzik öğretip, insan bedeninin
sırlarını keşfettirmek suretiyle...
...çoğunlukla yaratıcılıklarını teşvik eden
bir öğretim izlencesi uygulamaktı.



Sevgili dostum...

Rusya'dan ayrıldığımda, bir Çar vardı. Bir Devrim bulmak için geri döndüm. Lenin, bu kara cahil ülkeyi, çağdaş bir demokrasiye dönüştürmek için, işini yarıda kesmek zorunda kalacak! Ama herkes kollarını sıvamaya hazır görünüyor...Ben de üzerime düşeni yapmaya çalışacağım. Sanırım ilk kez bir psikanalist, bir anaokulunun başına getiriliyor.İspatlamaya çalıştığım şey şu ki, eğer bir çocuğa en başından özgürlüğü öğretirsen , gerçekten de özgür olmak için büyür. Fazlasını istemek bu, biliyorum, kolay da olmayacak.Ama tutkuyla istiyorum bunu.

Birkaç gece önce, rüyamda uçsuz bucaksız bir ovada dörtnala koşan bir at olduğumu gördüm. İşte benim hayatım da bu galiba. Uçsuz bucaksız bir ova. Geç oluyor, gözlerimi açık tutamıyorum. En iyi dileklerimle. Ruhunun bekçisi.




...Her geçen gün, karanlık biraz daha çöküyor.İnsanın en derinlerine işleyip, dehşet tohumları saçıyor...

..."Öldürseniz de, gömseniz de, ben yeniden doğarım."

...Yine de, benim geleceğe inancım tam. Hâlâ o her zamanki hayalperestim ben. Hayal etmekten vazgeçersem, hayatımın ne anlamı kalır ki?

...Dilencinin seçme hakkı yoktur.



Tumbalalaika...



Okuma : Sabina Spielrein Kimdir?

Share/Save/Bookmark

Yalnızlığın Diyalektiği...

Kişinin içinde yaşadığı dünyayı ve kendisine yabancılaşmış olduğunu bilmesi demek olan yalnızlık Meksikalılara özgü bir duygu değildir. Bütün insanlar yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız bir kişi gibi duyumsarlar. Ve de gerçekten yalnızdırlar. Yaşamak, gizemli bir gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir. Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. Doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “Hayır” diyerek yaşar - kendi kendini yaratan insanın bir “doğası”ndan söz etmemiz doğruysa eğer. İnsan özlemdir, kavuşmak için bir aranıştır. Bu yüzden, kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır.

Ana karnındaki bebek, kendisini sarıp sarmalayan canlının bir parçasıdır, ilkel bir yaşamdır; kendi bilincinde bile değildir. Dünyaya gelmekle, bizi ana karnındaki o bilinçsiz yaşama bağlayan zincirden kopmuş oluruz. Bilinçsiz yaşam diyorum, çünkü orada, istek ile doyum bir ve aynı şeydir. Doğumla gelen değişikliği, bir ayrılık, kopma ve yalnız bırakılma, yabancı ve düşmanca bir çevreye düşüş olarak algılarız. Sonraları, bu ilkel duyum yalnızlık duygusuna dönüşür; daha sonra bir bilinç oluşur: Gerçekte yazgımız yalnızlıktır ama, bu yalnızlığı aşmak ve bizi geçmişe, cennetteki o mutlu yaşama bağlayan ilişkileri yeniden kurmak zorunda olduğumuz bilinci. Var gücümüzle, yalnızlığımızı aşıp yenmeğe çalışırız. Öyleyse, yalnızlık duygusunun iki ayrı anlamı var: Bir anlamda yalnızlık “kendini bil”mektir; öteki anlamdaysa, kendimizden [yalnızlığımızdan] kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık, kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınav ve arınmadır. Bu yüzden, yalnızlık dolambacının çıkış kapısında, mutluluğa, tüm dünya ile yeniden denge durumuna erişeceğimizi umarız.

Yalnızlıkla acıyı özdeşleyen halk dili işte bu ikilemi yansıtır. Aşk acısı yalnızlığın sancısıdır. Birlikte yalnızlık hem karşıt hem bütünleyici duygulardır. Yalnızlığın kurtarıcı gücü, içimizdeki o gizli suçluluk duygusunu açıklığa kavuşturur; yalnız insan “Tanrı elinin itelediği” kişidir. Yalnızlık duygusu hem bir ceza hem bir arınmadır, bir sürgün cezası olduğu kadar sanki o sürgünden artık kurtulacağımızı duyuran bir durumdur. İnsan yaşamının tümü bu diyalektiğin etkisi altındadır.

Ölüm ve doğum, insanın yalnız başına yaşadığı deneyimlerdir. Yalnız başımıza doğar yalnız başımıza ölürüz. Anamızdan kopup dünyaya geldikten sonra ölümle bitecek olan o sancılı yolculuğa çıkarız. Ölüm kendinden önceki yaşama bir dönüş mü? Ölüm denen şey, günle gecenin, zamanla sonrasızlığın karşıt olmadıkları, doğum öncesi bir yaşamın yeniden yaşanması mı acaba? Ölmek demek, canlı bir varlığın sonu mu? Sakın ölüm, gerçek yaşam olmasın? Doğum eğer ölüm yolculuğunun başlangıcıysa; neden ölüm de bir doğum olmasın? Bilmiyoruz! Bilmiyoruz ama, bütün varlığımızla, bizi ezen bu karşıtlıktan kurtulmağa çabalıyoruz. Kendi varlığının bilincinde olmak, zaman, akıl, töre ve alışkanlıklar gibi hemen her şey bizi bir yandan yaşamdan uzaklaştırmağa özendirirken; öte yanda, her şey bizi doğduğumuz yere, yaratıcı kucağa dönmeğe zorlamıyor mu? Aşktan beklediğimiz de birazcık gerçek yaşam, birazcık gerçek ölüm değil mi? Aşkı mutluluk için değil, olsa olsa, karşıtlıkların duyumsanmayacağı, yaşamın ölümle, zamanın sonrasızlıkla bir ve birlik olabileceği o gizemli an için isteriz. Derinden derine sezeriz ki yaşamla ölüm aslında tek bir gerçekliğin -karşıt ama bütünleyici- iki yüzüdür. Aşk eyleminde, yaratma ile yıkma birleşir; çok kısa bir an için de olsa insan, yetkin bir durumu sanki yakalayıp yaşamış gibi olur. Çağdaş dünyamızda aşk, ulaşılması hemen hemen olanak dışı gözüken yaşantılardan biridir. Yaygın ahlak değerleri, toplumsal sınıflar, yasalar, ırklar hatta âşıkların kendileri bile sanki ona karşı çıkarlar. Kadın, karşıtı ve bütünleyici olan “öteki” varlık için, yani erkek için yaratılmıştır. Varlığımızın bir parçası onunla birleşmek istese de ötekisi kadını iter, ondan kaçar. Kadın, bazen değerli bazen korkulan, ama bize her zaman başka gözüken bir nesnedir. Kadını, kendi çıkarlarının, güçsüzlüğünün, kaygı ve sevgisinin istediği yönde çarpıtan erkek, giderek kadını bir araç durumuna getirir: Anlayışlı, sevecen, doyurucu ve yaşatıcı, ama ne de olsa bir araç. Simone de Beauvoir’ın dediği gibi, “Kadın, bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiç bir zaman kendisi olamaz.” Aşk ilişkilerimiz de, bu yüzden, daha en baştan çarpıtılmış, kökten yukarı doğru yozlaştırılmış olur. Kadınla aramızda yanıltıcı bir hayal vardır. Toplumca yaratıp kadına zorla benimsettiğimiz bu hayal, kadın imgesidir. Kadın da o imgeyi benimser, ona sarınıp bürünür, onunla var olur.

Dokunmak için her uzandığımızda, o, yumuşak ama köle varlıkla karşılaşırız. Kadın da sanki aynı duygu içindedir. Kendini -bir varlık olarak değil de- başka bir varlığın uzantısı (nesnesi) yani “öteki” gibi algılar: Kendi kendisinin efendisi olamaz. Onun varlığı, gerçekte olduğu ile olmayı düşlediği varlık arasında ikiye bölünmüştür. Ailesi, toplumsal sınıfı, okulu, dostları, dini ve sevgilisi el ele verip kadına o imgesel kişiliğini benimsetmeye çalışırlar. O da gerçek dişiliğini hiçbir zaman ortaya koyamaz. Çünkü erkeklerin onun için uygun gördüğü davranış kalıplarının dışına çıkamaz. Aşk, “doğal” değil, insan yapısı bir şey ve onların en yücesidir. Doğa’da olmadığı halde bizim bulduğumuz, hemen her gün yeniden yaratıp sonra da yok ettiğimiz bir şey!

Aşkla aramızdaki engeller yalnızca bunlar ya da bu kadar değil, Aşk bir seçimdir... belki de yazgımızın [yaşamdaki yörüngemizin] özgürce seçilmesi, varlığımızın en gizli, ama en bize bağlı parçasının birden bulunuvermesi gibi. Ama toplumumuzda aşkı seçmek [özgürlüğü] olanak dışıdır. Kara Sevda (*) adlı kitabında Breton, aşkın iki önemli yasakla kısıtlandığını söyler: Toplum direnci ve Hıristiyanlıktan kaynaklanan bir günah anlayışı! Bu yüzden aşk -var olmak istiyorsa- dünyamızdaki yasakları çiğnemek zorundadır. Evrenin düzenine açıkça başkaldırıp, yazgısal yörüngelerinden kaçan ve herkesin bakışları altında yeni bir uzay yolculuğuna çıkan iki yıldızın yarattığı onarılmaz skandal gibi. Bir başkaldırma ve yıkım anlamına gelen romantik aşk, bildiğimiz tek aşk türüdür; çünkü toplum güçleri, aşkın özgürce bir seçimine gerçekleşmesine -yani başka bir türlüsüne- izin vermez.

Kadın, erkek toplumunun kadınlar için yarattığı imge kafesinde tutukludur. Bu nedenle kadının özgür olabilmesi için o tutukevinden kaçıp kurtulması gerekir. Çoğu âşıklar: “Aşk, sevdiğim kadını değiştirdi, onu değişik bir varlık yaptı” derler ki, doğrudur. Aşk, kadını değiştirir, hem de nasıl! Eğer sevebilecek kadar yürekliyse kadın, dünyanın kadınları tutuklamak için yaptığı kafesi kırar, geçer.

Erkek de seçim özgürlüğünden yoksundur. Onun seçenekleri son derece sınırlıdır. Erkek, dişiliğin ne anlama geldiğini önce anasında ve kız kardeşlerinde görür; sonra aşkı, toplumsal yasaklarla özdeşlemeye başlar. Aşk duygumuz, ensest (fücur) çekimiyle ensest korkusu arasında bocalar durur. Ayrıca çağdaş yaşam koşulları isteklerimizi bir yandan kamçılarken öte yandan toplumsal, ahlaki, tıbbî yasaklarla aynı istekleri susturup sindirmeğe çalışır. Suçluluk duygusu, isteğin hem kırbacı hem de frenidir. Her şey aşkta özgürce seçimler yapmamıza karşı koyar. En derin [aşk] duygularımızı, toplum çevremizin uygun bulduğu kadın imgesine uydurmaya çalışırız. Başka ırktan, kültürden ve toplumsal sınıflardan kişileri sevmek zordur, suçtur. Gerçi, açık derili bir erkeğin koyu tenli bir kadını, esmer kadının bir sarı Çinliyi, bir “beyefendinin” hizmetçisini sevmesi olanaklıdır. Ama yalnızca bu olanaklardan söz edilmesi bile yüzümüzü kızartmağa yeter. Özgürce seçemediğimiz için, çevremizce bize “uygun” görülen kadınlardan birini seçeriz. Sevmediğimiz bir kadınla evlendiğimizi de asla açığa vuramayız; o öyle bir kadındır ki, belki bizi sevebilir ama kendisi olamaz. Bu konuda Swann şöyle diyor: “Ne acı bir gerçek ki yaşamımın en güzel yıllarını tipim olmayan bir kadınla birlikte geçirdim.” Erkeklerin büyük çoğunluğu bu cümleyi son soluklarında açıklayabilirlerdi. Çağımızın kadınları da aynı şeyi rahatça söyleyebilir - tek bir sözcük değişikliğiyle!

Toplum dediğimiz varlık, aşkın amacını yalnız doğurmak ve çocuk yetiştirmek olan sürekli bir birlik olarak kavramlaştırmakla, aşkın doğasına karşı çıkmış oluyor. Yani aşk ile evliliği özdeşliyoruz. Bu kurala uymayan her davranışı cezaya çarptırıyoruz. Cezanın şiddeti, topluma ve zamana göre değişiyor. Meksika’nın [uygunsuz] kadına verdiği ceza ölümdür. Çünkü bütün İspanyalılar gibi, “Senyo” için ayrı, kadınlarla çocuklar ve yoksullar için ayrı ahlak kurallarımız var. Eğer aşkı gerçekten özgür bırakmış olsaydık, evlilik kurumunu korumak için aldığımız bu tür sert önlemler belki haklı görülebilirdi. Ama kişiye özgürlük tanımadığımıza göre, hiç olmazsa, evliliğin aşkı gerçekleştirmediğini de kabul etmeliyiz. Evliliğin amacı, aşktan çok ayrı olarak, yasal, toplumsal ve ekonomiktir. Ailenin dengesi ve güvenliği evliliğe dayanır. O evlilik ki, amacı toplum varlığını sürdürmekten başka bir şey değildir. Böylece, doğası gereği evlilik son derece tutucu bir kurumdur. Evliliğe karşı çıkmak topluma başkaldırmak sayılır. Ve aynı nedenle de aşk yaygın toplumsal değerlere karşı bir eylemdir. Kendini gerçekleştiren aşk, evliliği yıkar ve onu toplumun istemediği bir şeye dönüştürür: İki yalnız kişinin yarattığı öyle bir dünya ki, orada toplumun yalanlarına yer yoktur, zaman ve çalışma koşulları kaldırılmış ve bu dünyanın kendine yeterli olduğunu herkese duyurmuştur. Öyleyse, toplumun, aşkı ve onun en yakın tanığı olan şiiri aynı karşı tutumla cezalandırmasının, onları yasak, anlamsız ve olağan dışı şeylerden saymasının anlaşılamayacak bir yanı yoktur. Öyleyse aşk ile şiirin, toplumun önyargılarına karşı kendilerini bir skandal çıkarma, suç işleme ve şiir söyleme biçimlerinden biriyle savunmalarını, zamanı gelince topluma başkaldırmalarını da anlayışla karşılamamız gerekiyor.

Evliliği sakınmak için toplumca gerilen koruyucu kanatların bir sonucu olarak, bir yandan aşk yasa dışı bir suç olarak hüküm giyerken, fahişelik ya açıkça kutsanır ya da görmezlikten gelinerek yaşatılmaktadır. Fahişeliğe karşı takındığımız bu ikiyüzlü tutum çok anlamlıdır. Kimilerimiz onu kutsal sayarız. Ama onu tutanlar yanında, yerenler de var. Fahişe, aşkın bir kurbanı, karikatürü, dünyamızı aşağılayan güçlerin bir simgesidir. Ama aşkın başına gelenler yetmiyormuş gibi bazı toplumsal çevrelerde evlilik bağları o denli gevşektir ki, orada önüne gelenle yatıp kalkmak, olağan görülür. Bir yataktan öbürüne koşan kişi artık ahlaksız bile sayılmaz. Kişisel kaygılarının bir aracı gibi gördüğü için kadınları baştan çıkarmaktan kendini alamayan çapkın erkek, Ortaçağ şövalyesi kadar çağdışı bir kişidir. Oysa, artık kurtarılacak kızlar olmadığı gibi baştan çıkarılacak kadın da kalmamıştır, örnek olarak, bugünkü müstehcenlik, [Marquis de] Sade’ın yazdıklarından, çok başka bir anlam taşıyor. Kendini aşk ve şehvetin çekimine kaptıran Sade son derece dramatik bir kişiydi. Bu yüzden onun yazıları, insan bunalımlarının bir patlamasıydı. Onun kahramanları kadar umutsuz kişilere bugün artık zor rastlanır. Oysa çağdaş anlamda aşk yazıları okuyana doyum veren denemelerdir. İnsanın sağlıklı bir açıklaması değil, tersine, aşkı kötüleyip suça özendiren bir toplumu tanımlayan belgelerdir. Boşanmak, artık bir yengi olmaktan çıktı. Boşanmak, kurulmuş bir ilişkinin namusluca sona erdirilmesinden çok, erkeğe ve kadına daha özgürce seçim hakkı tanıyan bir kolaylık gibi görülüyor. İdeal bir toplumda, boşanmanın tek tüzel nedeni, aşkın sona ermesi, ya da yeni bir aşkın ortaya çıkması olabilir. Herkesin eşini özgürce seçebildiği bir toplumda bugünkü boşanma -tıpkı fahişelik, hafifmeşreplik ve zina gibi- çağdışı bir olay sayılacaktır.

Toplum, kendisi için ve kendi başına varolan canlı bir bütün olduğu savındadır. Ama kendisini bölünmez bir birim (bütün) olarak da algılasa, içten içe varlığında bir ikilik duyar; bunun kendisini böldüğünü duyumsar. Bu ikilik, insanın hayvan olmaktan kurtulduğu, kendi kişiliğini, bilincini ve ahlakını kurduğu zamanlarda başlamıştır. “Toplum” dediğimiz, amaç ve gereksinmelerini haklı göstermek çabasının ağır yükü altında ezilen bir varlık alanıdır. Kimi zaman, -ahlaki ilkeler gibi de görünen- toplumsal amaçlar, toplumu oluşturan kişilerin istek ve gereksinmeleriyle çakışır. Kimi zamanlardaysa tersine bu amaçlar önemli azınlık ve toplum sınıflarının dileklerini hiç göz önüne almaz görünür; hatta, çoğunlukla, insanın en temel içgüdülerini yadsıyor olabilir. İşte bu duruma gelince toplum bunalıma düşmüştür. Ya bir patlama olur ya da bir yozlaşma başlar toplumda. Toplumun üyeleri birer yurttaş olmaktan çıkarlar, ruhsuz ve kişiliksiz araçlara dönüşürler.

Hemen her yerde doğuştan varolan bu ikilik -ki toplum bir topluluğa dönüşerek onu çözümlemeğe çalışır- olgusu varlığını türlü ikilemler biçiminde gösterir: iyi ve kötü, yasalar ve yasaklar, idealler ve gerçekler, akıllı ve akıldışı olanlar, güzel ve çirkin, uyumak ve uyanık durmak, yoksulluk ve varlık, burjuva ve proletarya, safdillik ve bilgelik, düşlemek ve düşünmek, gibi. Kendi varlığının kaçınılmaz bir istemi olarak toplum bu ikilemi yenmeğe, yalıtlanmış ve çatışan öğelerini birbiriyle uyumlu bir bütüne dönüştürmeğe çabalar. Ne var ki çağdaş toplum, aşkı yaratabilen tek şeyi -yani yalnızlığı- bastırarak bu birliği sağlamak ister. İdeolojileri, politikaları ve ekonomileri endüstrileşmiş olan toplumlar, nitel -yani insanca olan- ayrılıkları nicel bir tekdüzeliğe çevirmeğe çalışırlar. Yoğun üretim yöntemlerini ahlaka, sanata ve ulusal duygu alanına uygularlar. Karşıtlıklar ve toplumsal standarda uymayan örnekler ortadan kaldırılır. Ve de bu bizi, toplumsal yaşamın insana verebileceği en derin yaşantıdan -gerçeği, karşıtlıkların birliği olarak görme, yaratma olanağından- yoksun bırakır. Yeni güçler [devletler], yalnız yaşamayı bir yetki ya da, tüzel yaptırımlarla yasaklıyorlar; yalnızlığı yasaklamakla birlik ve beraberliğin gizemli, ama yürekli bir türü olan aşkı da yasaklamış oluyorlar. [Özgür] aşkı savunmak her zaman sakıncalı ve topluma meydan okuyan bir davranış olarak görülmüştür. Çağımızda devrimci bir eylem de sayılıyor. Dünyamızdaki aşk konusu, en anlamlı belirtileriyle yalnızlığın diyalektiği sorununun toplumca nasıl yozlaştırıldığını gösteriyor. Toplumsal yaşamımız gerçek bir aşk birliğine hemen hiç olanak tanımıyor, onu desteklemiyor.

Aşk, kendi kişiliğimizi tanıma ve bunu yaparken de ondan kurtulup varlığımızı bir başka kişide gerçekleştirme yönünde bizi zorlayan ikili içgüdülerimizin en açık seçik örneğidir. Bu ikili içgüdülerimiz, ölüm ve yeniden yaratma, yalnızlık ve birlikteliktir. Ama aşktan başka şeyler de var. Her insanın yaşamında hem ayrılma hem de birleşme, hem çatışma hem de uzlaşma sayılabilecek dönemler vardır. Bu dönemlerden her biri bir yalnızlıktan kurtulma çabasıdır ki onun hemen ardından kişi kendini çok yabancı bir ortamda bulur.

Çocuk, çözümleyemediği her gerçeği göğüslemek, onunla başa çıkmak zorundadır. Önce, göz yaşlarıyla ya da susarak tepkisini gösterir. Onu yaşama bağlayan bağ aslında kopmuştur, çocuk bu kopukluğu duygu ve oyunla kapatmaya çalışır. Bu, kişinin ölüm sözleriyle sona erecek olan diyaloğun başlangıcıdır. Ama dış dünya ile olan ilişkileri, artık -doğum öncesi döneminde olduğu gibi- edilgen değildir. Çünkü dünya ondan bir tepki beklemektedir. Gerçek, onun eylemleriyle insanlaşacaktır. Oyunlar, düşler, büyüklerin olağan sayılan duygusuz dünyası -bir sandalye, bir kitap gibi her şey- birdenbire bir canlılık ve kişilik kazanır. Çocuk, dil ve jestlerinin, simge ve davranışlarının gizemli gücünü kullanarak nesneleri konuşturur, cansız şeylerden kendi çocuksu sorularına yanıt verebilen, canlı bir dünya yaratır. Soyut anlamlardan arındırılmış dil de bu yolla bir imgeler birikimi olmaktan çıkar, tatlı ve çekici bir canlı varlık olur. Tıpkı ilkel insanın yaptığı bir heykelciğin, nesnenin kendisi değil de bir kopyası olması gibi! Konuşma da, yeniden, gerçeklere -yani ozanca işlere- değin yaratıcı bir eylem olur. Gizem ve büyü ile çocuk, dünyayı kendine benzer bir biçimde yeniden yaratır ve böylece yalnızlık sorunu çözümler. Düşte yarattığımız nesnelerin etkinliğinden (gerçekliğinden) kuşku duymağa başladığımızda, bilinçlenme (kendini tanıma) aşamasına varmışız demektir.

Ergenlik adını da verdiğimiz delikanlılık dönemi, çocukluk dünyasından kopanların büyükler dünyasının eşiğinde mola verip soluk aldığı aşamadır. Spranger, ergenlik dönemine ait başlıca özelliğin yalnızlık olduğuna değinir. Yalnızlık simgesi olan Nerkis (Narcissus), ergenin de simgesidir. İlk kez bu dönemde tekliğimizin bilincine varırız. Ama duyguların diyalektiği bir daha bu soruna el koyar.

Olgunluk döneminin belirgin bir niteliği değildir yalnızlık. Başkalarıyla, başka şeylerle savaşan kişi kendini işinde, yaratıcı çabalarında unutur. Onun kişisel bilinci böylece başkalarınınkiyle birleşir. Zaman dediğimiz boyut, anlam ve amaç kazanır; böylece tarih olur, geleceğin ve geçmişin anlamlı bir değerlendirmesi olur. Yaşamdaki tekliğimiz -ki kendi benliklerimizden oluşan, bizi beslerken tüketen, belli bir zamanda yaşamımızdan doğar- gerçekten giderilemez, ortadan kaldırılamaz, olsa olsa şiddeti azaltılabilir. Bazen de ancak çok yüksek bir bedel ödeyen kişi, yalnızlığın elinden kurtulabilir. Kişisel varlığımız, ozan Eliot’un dilinde “zamansız anlar” olan bir tarih parçasında yer alır. Bu yüzden olgun bir insan, üretici ve yaratıcı çağları boyunca da yalnızlıktan kurtulamıyorsa hasta bir kişi sayılır. Çağımızda bu türden yalnızların sayısının çoğalması, sorunlarımızın ağırlığını da yansıtır. Çalışma topluluklarının, eğlence, sanat ve müzik topluluklarının çoğaldığı bir dönemde, insan her zamankinden daha yalnızdır. Çağdaş insan, yaptığı işe [yarattığı şeye] bütünüyle veremez kendini. Onun -belki de en derindeki- bir parçası her zaman bağımsız, uyanık ve nöbette kalır, efendisine karşı casusluk yapar. Çağımızın tek tanrısı olan iş güç (kazanç tutkusu) artık yaratıcılığını yitirmiştir. İş güç, başı sonu olmayan bir uğraşıyı ve çağdaş toplumun amacı belirsiz yaşamını simgeler. Ve de iş hayatının yol açtığı yalnızlık -otellerin, büroların, koca mağazaların ve sinemaların o kalabalıktan taşan yalnızlığı- ruhu güçlendiren, arındıran yerler ya da yaşantılar değildir. Çağdaş dünyanın yalnızlığı, dünyanın çıkmazını yansıtan bir aynadır.

Yalnızlığın bir ucundan dünyadan koparken, öteki ucunda -kahramanlar, azizler ve günah çıkaranlarla ilgili tutum ve kavramlarımızda görüldüğü gibi- yaşama bağlanırız. Söylence ve masallara, anılara, tarih ve şiir gibi sanat ürünlerine konu olan ünlü kişilerin yaşam öyküleri, onların yaşam ve eyleme katılmadan önce -daha ilk gençlik yıllarında- bir içine kapanma ve yalnızlık dönemi geçirdiklerini belgeliyor. Bunlar kahraman kişiyi yaşama hazırlayan oluşum yıllarıdır, ama sözün doğrusu, özveri, arınma, acı çekme ve kendini tanıma yıllarıdır. Tarihçi Arnold Toynbee bu gözlemi destekleyen pek çok örnekler bulmuştur: Eflatun’un mağarası, Tarsuslu Paul’un, Buddha’nın, Hazret-i Peygamberin, Machiavelli’nin ve Dante’nin yaşamları gibi. Ve bizler de, kendimizi arındırdıktan sonra dünyaya yeniden dönmek üzere, hiç olmazsa belli bir süre için, köşeye çekilmeyi ve yalnız başımıza yaşamayı denemişizdir.

Yalnızlığın diyalektiği -Toynbee’nin deyimiyle: “Kişinin önce içine kapanmasından, sonra da hayata yeniden katılmasından oluşan ikili hareket”- hemen her toplumun tarihinde açıkça görülür. Çağdaş toplumumuzdan daha az karmaşık olan kimi geleneksel toplumlar, belki de, bu ikili hareketi daha iyi yansıtan örneklerdir.

Yanlış olarak “ilkel” adı verilen geleneksel, küçük, yoksul ve “abece”siz toplumlarda yaşayan insanlar için, yalnızlığın korku ve dehşet verici bir durum olduğunu görmek hiç de güç değildir. Çağlar boyunca, kurallardan ve törelerden oluşan karmaşık ve katı bir yasaklar düzeni, toplumun bireylerini yalnızlığa karşı başarıyla korumuştu. Topluluğun üyesi olan birey, dirlik ve sağlığın tek güvencesine de kavuşmuş demekti. Yalnız insan ise, bir sakat ya da kötürüm, gövdeden kesilip ayrılması, yakılması gereken kuru bir dal olarak görülmüştür. Çünkü öğelerinden biri hasta olunca toplumun bütünü bunalıma düşerdi. Toplumdaki (dindışı) kural ve inançların zaman zaman yinelenmesi ve dile getirilmesi, yalnızca topluluğun geleceğini değil, onun birliğini ve iç tutarlığını da güvence altına alıyordu. Buna karşılık, dinsel törenlerle ölüm olgusunun sürekli olarak duyumsanan varlığı, bağımsız (bireysel) eylemi sınırlayan bir ilişkiler düzeni yaratıyor, bu yolla da hem bireyi yalnızlıktan koruyor hem de topluluğun çözülüp dağılmasını engelliyordu.

“İlkel” toplumun insanları için, sağlık ve toplum genellikle eşanlamlı sözcüklerdir, tıpkı ölüm ve çözülme kavramları gibi, Lévy-Bruhl diyor ki: “Ülkesinden ayrılan herkes topluluktan da ayrılmış olur. Ölür ve kendi toplumunun geleneksel ölüm törenine hak kazanır.” (1) Öyleyse bağışlanmayan bir sürgün cezası gerçekte ölüm cezası gibidir. Toplum kesiminin, kendini atalarının ruhlarıyla ve o ruhları da anayurt toprağı ile özdeşlemesi, şu Afrika töreninde ne güzel simgelenmiştir. “Yerli adam Kimberley’den bir gelinle dönerken erkeğin yurdundan alınmış bir avuç toprağı da birlikte getirir. Kadın’ın her gün o topraktan birazcık yemesi gerekir, yesin ki yeni ve değişik çevresine daha kolay uyup alışabilsin.” Bu tür dayanışmanın “canlı bir görüntüsü var: Orada birey, sanki yaşayan bir bedenin parçasıdır.” Bu yüzden, din değiştirenler çok azdır. “Kimse kendi başına, salt kendi davranışlarına göre kargışlanmaz ya da güvenliğe kavuşmaz” ve de herkesin her türlü eylemi tüm topluluğu etkiler. Güvenceler vardır, ama topluluk kargaşaya karşı henüz yeterince bağışıklık kazanmış değildir. Din çatışmaları, üretim yöntemlerindeki değişmeler, savaşlar ve fetihler gibi beklenmedik şeyler de olur. Topluluk bölünür bölünmez, parçalardan her biri yepyeni bir durumda karşılanır. Sağlığın kaynağı olan eski, kapalı toplum düzeni yıkılınca, artık yalnızlık bir kaza ya da hastalık olmaktan çıkar, değişmez bir toplum koşulu olur. Böylece yalnızlık, bir günah duygusuna yol açar: Kuralların çiğnenmesinden doğan bir suç değil de, kuralların doğası olur! Daha doğru bir deyişle, öteki kuralların doğası durumuna gelen bir nitelik. Yalnızlık ve “ilk günah” böylece birleşir ve özdeşleşir; ayrıca, sağlık ve birlik de yeniden aynı anlama gelen, ama çok uzak geçmişte kalmış bir şeyler olurlar. Çünkü sağlık ile birlik tarihten (uygarlıktan, daha doğrusu yazıdan) önceki bir “Altın Çağ”ın öğeleriydi. Zamanın akış yönünü geri çevirebilseydik o altın çağa belki dönebilirdik. Bu yüzden, kendimizi bir günah duygusuna kaptırınca, ondan kurtulmak, onun bedelini ödemek gereksinmesini de duyarız.

Yeni mitoloji ile yeni din işte böyle yaratılıyor. Yeni toplum, yalnızca sürgüne gönderilmiş kişilerden oluştuğu için, eskisinden daha açık ve daha esnektir. Belli bir toplumda dünyaya gelmiş olma gerçeği, bireyi kendiliğinden o toplumun üyesi yapmaz, bireyin hemşeriliğe uygun görülmesi de gerekir. Kutsala sığınma, geleneksel büyünün yerini almağa başlar. Aşama ve eriştirme törenlerinde bireyin arınmışlığına, giderek daha fazla ağırlık ve önem verilir. Günah duygusundan kurtulma düşüncesi, dinsel kuramlara, ilahiyata, zevk ve doyumdan kaçınmaya ve bir tür gizemciliğe yol açar. Özveri ve birliktelik, eğer gerçekten öyle idiyseler bile, birer totem simgesi olmaktan çıkarlar, yeni topluma girmenin yolu olurlar. Bir tanrı -hemen hep bir oğul olan ve eski yaratıcı tanrılar soyundan gelen bir tanrı- ölür ama belli zaman aralıklarıyla dirilip geri gelir. Bir verimlilik tanrısıdır o ama aynı zamanda bir koruyucu ve kurtarıcıdır da. Onun kendisini insanlara adaması, ölümün öte başında bizi bekleyen kusursuz toplumun bu dünyadaki bir kanıtı, habercisidir. [Ölümden] sonraki yaşamla ilgili bu umutlar, eski topluma duyduğumuz derin özlemin bir belirtisidir. “Kurtuluş” sözcüğünde “Altın Çağ”a dönüş umudu saklıdır.

Kuşkusuz, bütün bu sayılanları her toplumda, her zaman görmek söz konusu değildir. Bununla birlikte, öyle toplumlar vardır ki hemen en küçük ayrıntısıyla yukarda anlatılan sürece uygun hareket ederler. Sözgelişi, Orfizm’in doğuşunu inceleyelim. Orphe inancı, eski Yunan Dünyası’nda büyük sarsıntılara ve kültürlerin yeniden düzenlenmesine yol açan önemli bir tarih olayından -Achaean Uygarlığı’nın yıkılışından- sonra ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, toplumsal ya da kutsal olsun eski ve geleneksel bağların yeniden kurulması gereksinmesinin sonucu olarak, çok sayıda gizli dernek (tarikat) görülmüştür. Bu derneklerin kurucu üyeleri çoğunlukla kendi köklerinden kopmuş, ama böyle bir yıkıntıya bir kez daha olanak vermeyecek bir örgüt yaratma amacında birleşmiş göçmenlerdi. “Orphans” (2) (yani yetim-öksüz) olmak, hepsinin ortak özelliği ve bu tür kişilere verilen genel bir addı. Burada hemen açıklamalıyım ki, Orphe inancı Yunancada “yetim-öksüz” ya da “boş-hiç” anlamına gelen Orphanos’ sözcüğünden türetiliyordu. Yalnızlık ile yetim-öksüzlük aynı türden boşluklardı - [Yunan düşüncesinde].

Orfik ve Diyonizik dinler -eski dünyanın yıkılışıyla ortaya çıkan öteki proletarya dinleri gibi- kapalı bir toplumun nasıl olup da açık bir topluma dönüştüğünü açıkça gösterir. Suçluluk, yalnızlık ve dua -ya da tapınmayla- temizlenme duyguları bireyin yaşamında nasıl çifte bir rol oynuyorsa, toplum üzerinde de aynı etkileri yapar.

Yalnızlık duygusu -dışarda bırakıldığımız ya da ayrılmak zorunda kaldığımız yere geri dönmek için duyduğumuz derin özlem- bir yer yurt özlemidir. Hemen her toplumda gözlemlenen eski bir inanca göne, orası -özlemini çektiğimiz o kutsal yer (3)- dünyanın merkezi, evrenin göbeğidir. Bazen “cennet” diye de adlandırılır. Ama adı ne olursa olsun, o yer, toplumun gerçek ya da mitolojik yurdudur. Azteklerin inancına göre ölüler, göçmen olarak ayrıldıkları yere, bir kuzey ülkesi olan Miktlan’a dönerler. Kentlerini kurarken, evlerini yaparken düzenledikleri tüm törenler, yaşamın ta başlangıcında kovuldukları o kutsal ocağı bulmaya yöneliktir. Roma, Kudüs ve Mekke gibi dinsel başkentler ya da kâbeler, dünyayı, dünyanın merkezini simgelerler, ama dünyadan da önce gelirler. Bugün bu merkezlere giden hacılar her kavmin kendisine verileceği söylenen topraklara yerleşmeden önce mitolojik geçmişte yaptıklarını yaparlar. Bir eve ya da kente girmeden önce onun çevresinde dolaşma (tavaf) töresi, buradan gelir. Labirent (dolanca) söylencesi de bu tür inançlardan kaynaklanır. Konuya ilişkin çeşitli yorumlara göre, labirent, mitolojik simgeler arasında en anlamlı ve en zengin olanlardan biridir: Kutsal bir bölgenin merkezindeki insanlara sağlık, toplumlara özgürlük veren bir muska; cezasını çekip günahını çıkardıktan sonra mutluluk sarayına giren kahraman ya da kutsal kişi, kentini kurtarmak ya da yeniden kurmak için geri gelen kahraman, bütün bunlar labirent söylencesi ile yakından ilgilidir.

Zeus’un oğullarından Perseus’la ilgili söylencenin gizemli hiçbir yanı yoktur. Oysa Kutsal Çanak’ı [İsa’nın son yemekte kullandığı bardak] arayanların zevkten kaçınma çabaları, gizemci inançlarla çok yakından ilişkilidir: Fisher kralının topraklarında ve insanlarında kısırlığa yol açan günah, kendini arındırma törenleri, ahlak savaşı ve sonunda Tanrı’nın bağışladığı birleşme ya da birlik (vuslat), gibi.

Dünyanın merkezinden kovulduk. Ormanlarla çöllerde, dolancanın yeraltı dehlizlerinde işte o merkezî aramaya koyulduk. Ancak, zamanın yalnızca bir ardışıklık ve değişme olmadığı “zamanlar” da vardı. Öyle bir zaman ki, geçmiş ve gelecek tüm zamanlar onun içindeydi. İnsan, bütün zamanların tek bir zaman olduğu o sonrasızlıktan kovulup dünyaya sürgün edildiği zaman, takvimin (başı sonu, ölçüsü hesabı belli olan zamanın) ve saatın kölesi oldu. Zaman denilen şey dün, bugün ve yarına, saate, dakika ve saniyelere bölününce, insanoğlunun zamanla kurduğu evrensel birlik sona erdi; insan gerçeğin akıp gidişinden koptu, onun dışında kaldı. “Bu an” dediğimizde o an geçip gitmiş, bitmiştir. Zamanın bu türden mekânsal ölçümleri, insanı -sürekli şimdi olan- gerçekten uzaklaştırır; gerçeğin kendini dışarı vurduğu bütün “şimdi”leri, Bergson’un deyimiyle, “gerçek dışı düşlere dönüştürür”.

Bu karşıt düşüncelerin oluşumunu yeterince incelersek, takvim ve tarih zamanlarının bir özgüllüğü olmayan tekdüze bir ardışıklık olduğunu görürüz (4). Takvim hep aynıdır, acıya da zevke de aldırmaz. Mitolojik zamanlar ise, yaşamımızın bütün özgüllükleriyle öylesine iç içe ve diz dizedir ki, sonrasızlık kadar uzun bir soluk kadar kısa, verimli ve kısır, korkunç ya da hayırlı olabilir. Bu gözlem, “sosyal zamanlar” kavramına yol açar. Oysa, yaşam ve zaman tek, büyük ve bölünmez bir birimdir. Azteklerde zaman, mekânla çağrışım yapan bir süreklilikti. Her yeni gün, belli bir mekânsal noktaya bağlı sayılırdı. Zaman-mekân çağrışımı dinsel takvimlerin çoğu için de doğrudur. Fiesta, tarih ya da salt yıldönümünden daha değerli, anlamlı bir şeydir. Fiesta bir olayı kutlamaz, onu yeniden yaratır ve yaşar. Bu yolla, takvim yıkılır ve onun yerine -kısa bir süre için de olsa- sonrasızlık (yaşanan durum) konur. “Altın Çağ” geri gelir. Katolik papazı, kutsal cemaat (Mass) törenini yönettiği zaman, İsa, buraya ve bugüne ulaşır, kendini insana verir ve dünyayı yeniden kurtarır. “Gerçekten inananları” Kierkegaard’ın olmasını dilediği gibi, “İsa’nın çağdaşlarıdır”.

Zamanın akışını durduran olaylar yalnızca söylenceler ve dinsel bayramlar değildir. Aşk ve şiir de bu konuda, yani “ilk zaman” konusunda, bize bazı ipuçları veriyor. Juan Ramon Jiménez, şiirsel anın sonrasızlığı konusunda bakınız ne yazıyor: “Daha çok zaman, daha çok sonrasızlık değildir.” Kuşkusuz, zamanın değişmez bir durum, salt güncellik olarak yaşanması, gerçeğin, kavranılmasından çok, bu akışın usa vurulması demek olan saatle ölçülen zamandan daha eskilere gider.

Zaman kavramımızdaki bu ikilik, tarihle mitos, tarihle şiir arasındaki kimi karşıtlıklarda da görülür. Mitos da -dinsel fiesta’larda ya da çocuk masallarında da gördüğümüz gibi- zamanın tarihi belli değildir. “Evvel zaman içinde...”, “kalbur saman içindeyken...”, “Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken...” diye başlayan öykülerde takvimle bağımlı bir tarihleme yoktur. Başlangıç, bütün başlamaları içine alan ve bizi her şeyin her an yeniden başlayabileceği canlı bir zamana götürür. Mitolojik bir olayı yineleyen ritüeller aracılığıyla, insanoğlu, karşıtların uzlaştırılıp birleştiği bir dünyaya kavuşur. Van der Leeuw’un dediği gibi, “bütün ritüellerde, törenleşmiş, töreleştirilmiş davranış ve olaylarda olayın sanki şimdi ve şu anda yaşanıyormuş imgesi saklıdır.” (5) Okuduğumuz her şiir, bir yeniden yaratış (ya da yaradılış)’tır, yani törensel bir töredir, fiesta’dır.

Tiyatro ve epik de bir tür fiesta’dır. Tiyatro oyununda ya da şiir okumada, günlük zamanın tiktakı durur, ilk (özgün) zaman işlemeğe başlar. Katılma yoluyla bu mitolojik zaman -gerçeği gizleyen tüm zamanların ağa babası- bizim iç ve öznel zamanımızla çakışır. Ardışlıklığın kölesi olan insan, görünmez kafesinden kurtulup yaşayan zamana katılır: Kişisel yaşam dış zamanla özdeşleşir. Çünkü o dış zaman böylece yorulup tükenmeden kendini yaratan salt bir “şimdi”ye dönüşmüştür. Mitoslar ve fiestalar -ister laik, ister dinsel olsunlar- insanı yalnızlığından kurtarıp yaradılış süreciyle yeniden birleştirirler. Bu yüzden -kılık değiştirmiş, gizli ve saklı- mitos, tüm davranışlarımızda etkisini gösterir, yazgımıza etkin biçimde katışır, çünkü bize yaşamla yeniden birleşmenin kapısını aralar.

Çağdaş insan mitoslarının aklın denektaşına vurur -kaç kırat olduklarını görmek için. Yoksul kişi ise onları yok edememiştir. Bilimsel gerçeklerimizin çoğu, ahlaki, siyasal ve felsefi kavramlarımız gibi, mitolojik öğelerle dile getirdiğimiz eğilimlerin yeni biçimde anlatımından başka bir şey değildir. Günümüzde “aklın dili”, adını verdiğimiz bilim, kendi koruyucu kanatları altında barınan mitosları ancak zar zor gizleyebilmektedir.

Ütopyalar -bilimsel görünüşlü açmazlarına karşın özellikle de çağdaş politik ütopyalar- her toplumu, kendisi için bir “Altın Çağ” arama yönünden zorlayan eğilimlerin [sorunların] dışa vurulmasından, dile getirilmesinden başka bir şey değildir. O “Altın Çağ” ki, serüvenimizin başında kovulduğumuz o yere, “Günlerin Günü”nde yeniden dönülecektir. Modern fiesta’lar -siyasal toplantılar, gösteri ve geçit yürüyüşleri ve öteki törensel eylemler- gerçekte, kurtuluş gününün [Hıristiyanlara göre İsa’nın yere inişinin] yakın olduğunu duyuruyor. Herkes, toplumun ilk özgürlük günlerine ve o ilkel temizliğine yeniden dönebileceğini umuyor. O yere vardığımızda, yaşam bizi türlü kuşkularla iyi ile kötü haklı ile haksız, gerçek ile düş arasında bir seçim yapmamız için zorlamayacak. Değişmez şimdiler yani bir “Zaman Krallığı” kurulmuş olacak. Orada gerçek, maskesini çıkarıp atacak, bizler de hem gerçeği hem de hemşerimizi tanımak olanağını bulmuş olacağız.

Kısırlayan ve yozlaşan her toplum kendini kurtarmak için en az iki söylence ve inanç yaratmak zorundadır: 1- verimi artırmak için, 2- yaratıcılığı desteklemek için. Yalnızlık ve günah [sorunu] birlik ve bolluk içinde çözümlenebilir. İçinde yaşadığımız çağdaş toplum da kendi mitoslarını yaratmıştır. Burjuva toplumlarının kısırlığı ya kendi canına kıyma ile ya da daha yaratıcı olan bir katılıma süreciye sonuçlanacak gibi görünüyor. Ortega y Gasset’in deyimiyle “çağımızın sorunu” kısaca budur. Düşlerimizin özüyle eylemlerimizin anlamı işte bu sorunda düğümleniyor.

Çağdaş insan, uyanık olduğuna ve de doğru düşündüğüne inanmak istiyor. Ama bu tür inanç ve düşünceler bizi karabasanlara soktu -akıl aynalarımızda, art arda işkence odalarını gördüğümüz karabasanlardı onlar. Bu karabasandan çıktığımızda, uyanık durumda düş gördüğümüzü ve usçu düşlerimizin dayanılmaz düşler olduğunu belki de fark edeceğiz. Ve ondan sonra, belki de gözlerimizi kapayıp yeniden düş görmeğe başlayacağız.

NOTLAR
(*) L’amour fou - Çev.
(1) Lucien Lévy-Bruhl : La mentalité primitive (Paris 1922)
(2) Amable Audin: Les Fétes Solaries (Güneş Baynamları), (Paris 1945)
(3) “Kutsal yer” kavramı konusunda, Mircia Eliade’ın Histoire des Beligions (Dinler Tarihi’ne) Bkz. (Paris 1949)
(4) Bu konuda Bkz: Bozkurt Güvenç’in Sosyal ve Kültürel Değişme yapıtı Ankara 1976. (Hacettepe Üniversitesi yayını D-21)
(5) Van der Leeuw: I’Homme primitif et la Religion (İlkel İnsan ve Din), (Paris 1940).

Octavio Paz/Yalnızlık Dolambacı
Çeviren: Bozkurt Güvenç

Share/Save/Bookmark